|

Hasan Sabbah (1034 - 1124), Büyük Selçuklu Devleti
zamanında yaşamış olan, tarihin eski ezoterik ve batıni örgütü
Haşhaşileri kuran ve ölene kadar liderliğini yapan İranlıdır.
Tarihteki en gizemli insanlardan biri olarak adı geçer.
İsmaili tarikatını seçerek, kendi toplum ve düşünce sistemine zarar
veren kişilere suikastler düzenlemiştir. Bu suikastleri işletmek
için militanlarına haşhaş vererek (bu daha çok muhalifleri
tarafından uydurulduğu söylense de) onların zihinlerine avucuna
aldığı bilinmektedir. Bu yüzden örgütün adı Haşhaşiler
yani assassin
olmuştur.
Merkezleri, yüksek bir kayalığın tepesinde kurulu olan Alamut
Kalesi'ydi. bu kalede 2000 mürit yaşıyordu ve buraya kadınların
girmesi yasak olduğu gibi her türlü alkollü içkiyi de hasan sabbah
yasaklamıştır. tüm alkollü içkileri yasaklayan birisinden haşhaş
vermesini beklemek ciddi bir çelişkidir. haşhaşi deyiminin ortaya
çıkmasının nedeni onun müritlerinin hasan sabbaha körü körüne
bağlanması adeta aklı çıkmışçasına dağın şeyhinin söylediği herşeyi
tartışmasız yapmalarında aranmalıdır. tapınak şovalyeleri alamut
kalaesine gittiklerinde hasan sabbah onları etkilemek için kalenin
yukarısında duran müritlerinden üçüne işaret ederek aşağıya
atlamalarını istemiş ve onlar da hiç tereddüt göstermeden atlayınca
tapınakçılar bu olaydan oldukça etkilenmişlerdir. bu tavır o
insanların uyuşturucu almadan bunu yapmalarının mümkün olmadığı
fikrine götürmüş olabilir.
Sanılanın aksine Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ve Nizam-ül Mülk sınıf
arkadaşı değillerdir.Bunun doğru olabilmesi için üçünün de Nişapur
'da okuması gerekmektedir.Nizam-ül Mülk , Ömer Hayyam' dan otuz yaş
büyüktür, Hasan Sabbah da öğrenimini doğduğu şehir Kum'da ve Rey
şehrinde yapmıştır.
Amin Maalouf'a göre haşşaşiyin al-da'wa al-jadīda (Arapça: الدعوة
الجديدة) yeni öğreti anlamına geldiğini savunur. hatta bu yanlış
inanışın assisian sözünün ingilizce ve fransızcaya geçmesi ve
zamanla kiralık katil olarak kullanmasında payı olduğunu savunur
Nizari İsmaili'lerin Kökeni
(1) İslam'da Mezhep Ayrımı
KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZILAR:
İsmailliler ve Templiyerler
Haci Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi
İhvan-üs-safâ
KİTAPLAR
Haşişiler -İslamda Radikal bir Tarikat - Bernard Lewis
Hasan Sabbah ve Alamut - İsmail Kaygusuz
Dağın Şeyhi Hasan Sabbah - Freidioune Sehabcam
Alamut Terörünün Kaynakları ve Hasan Sabbah- Şahin Anıl
Fedailerin Kalesi Alamut - Wladmir Bartol
Güvercinin Gerdanlığı Alamut'a Dönüş - Ernst W. Heine
Ezoterik - Batıni Doktrinler Tarihi - Cihangir Gener
Gizli Örgütler - Signier, Thomazo
"...İ.S. 632 yılında, Batı'daki Reform hareketinden de büyük bir
ayrılık İslam'ı parçaladı. İslam dinini oluşturan iki büyük mezhep
bir daha birleşmemek üzere ayrıldılar. Şiiler, İslam'ın önderliğinin
Peygamber'in ailesinde kalması konusunda ısrarcıydılar ve bu
nedenle, Muhammed'in ölümünden sonra Peygamber'in amcasının oğlu
Ali'nin halife olmasını arzu ettiler."
Gordon Thomas, Journey into Madness
"Ali, İ.S. 661 yılında öldürüldü. Ancak Şii teolojisine göre, Ali ve
onun soyundan gelenler İmam'dılar; yani Tanrısal esine sahip
önderler, Tanrı ile insanlar arasında aracılık edebilen İsa benzeri
kişilerdi. En sonuncusu İ.S. 940 yılında ortadan kaybolana kadar tam
on iki imam gelip gitmişti. Şii inancına göre, kayıplara karışan
sonuncu imam, geniş Arabistan çöllerinin birinde gizlenmekte ve
yeniden ortaya çıkıp, adaletli ve arı bir İslam yönetimini kuracağı
uygun zamanı beklemektedir... Geri döndüğü zaman imam, Şiilerin yüz
yıllar sonrasında verecekleri en şiddetli kutsal savaşı, büyük
cihadı başlatacaktır".
Gordon Thomas, Journey into Madness
"...Şia'nın kurduğu en başarılı örgütlerden biri Kahire'de
üslenmişti. Aslında bu örgüt, taraftarlarını kutsal ve çok özel bir
göreve bağlayabilen, bunun için en şaşırtıcı yöntemleri
uygulayabilen bir eğitim odağıydı. Amaca ulaşabilmek adına,
yetenekli eğitmenler, İslam'ın özgün demokratik fikirlerini yıkarak,
o dönemde Mısır'da hüküm süren Fatımi halifesinin emirlerini yerine
getirmeye çabalıyorlardı."
Arkon Daraul, Secret Societies
"Şia'nın temel öğretisi "talim"e, yani disiplinli eğitime dayanır.
Bu eğitimden doğrudan imam sorumludur ve hiçbir sapmaya göz
yumulmaz. Şii imamların Ali'nin soyundan gelmekle üstlendikleri rol
ve yetkilerinin temeli tümüyle bu eğitim sayesinde gerçekleşmiştir."
"...Sünni'ler ile Şii'ler arasındaki temel ayrılıklardan biri de,
yetkinin talimden mi, yoksa akıldan mı kaynaklandığı tartışmasında
yatmaktadır."
Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam
"Tasavvufun, en iyi bilinen mistik simgeciliğinin büyük bölümü,
genellikle Ömer Hayyam'ın Rubaileri sayesinde herkesin öğrendiği
kadarı, İsmaili'ler tarafından sahiplenmiştir. Şia ile tasavvufu,
şaşırtıcı ve benzersiz biçimde kaynaştırarak, kendi şeyhlerine sıkı
sıkıya bağlı kapalı bir mistik topluluk oluşturmuşlardır. Diğer
taraftan, mistik esrikliğe ulaşmak için haşhaş ya da başka
uyuşturucuların kullanılması tasavvufta olağan uygulamalardandır."
Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam
(2) Şeyh-ül Cebel (Dağların Şeyhi)
"...1074 yılında, ermeni asıllı Akka valisi Bedr ül Cemali,
halifenin çağrısı üzerine, ordusuyla birlikte Suriye'den Kahire'ye
gelir ve kontrolu ele geçirir. Bu andan itibaren, halife el-Mutansır'ın
gücü tümüyle sınırlanır. Gerçek yönetici ordu komutanıdır, artık
Fatımi halifeleri birer kukla olmaktan öteye gidemezler."
"...Halife el-Mutansır'ın 1094 yılında ölmesi üzerine, yeni ordu
komutanı Bedr ül Cemali'nin oğlu el-Efdal, el-Mutansır'ın oğlu
Nizar'ın halife olmasına karşı çıkar ve onun yerine Nizar'ın kardeşi
el-Mustali'yi halife yapar... Doğu'da, İran'da bulunan İsmaili'ler
bu oldu bittiyi kabul etmezler, el-Mustali'nin halifeliğini
reddederek Kahire ile tüm ilişkilerini keserler. Fatımi egemenliğine
böylece karşı çıkan bu grup, Nizar'a bağlı olduklarını ilan eder.
İşte bu sebeple, tarihte sonradan Haşişi'ler olarak ün salacak olan
bu yeni akımın üyeleri, ilk zamanlarda Nizari İsmaili'ler olarak
bilinirler."
Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam
Hasan Sabah
"...Arapçada 'asessen' sözü 'koruyucu, bekçi' anlamına gelir. Kimi
yorumcular 'gizlerin koruyucusu' deyiminin gerçek kökenini bu
kelimede bulur."
Arkon Daraul, Secret Societies
"Hasan Sabbah, Nizari İsmaili'lerin yeni öğretisini, yani 'dava'yı
örgütleyen ve uygulamaya geçiren devrimci bir dahiydi. Kahire'deki
Fatımi İsmaili'lerin davasının yerine, Hasan Sabbah kendi öğretisini
koymayı başardı...1060 Yılında, Tahran'ın yüz elli kilometre
güneyindeki Kum kentinde dünyaya gelmişti."
"İnce bir zekası, mükemmel bir teoloji bilgisi, idealini uzun yıllar
boyunca bıkmadan izleyecek olağanüstü bir irade gücü vardı... Tıpkı
bir zamanlar kendisinin eğitildiği gibi, sabırla, dinsel kuşkuları
ortaya çıkarıp yeni bir seçeneğin olası olduğuna ikna edinceye kadar
ısrarla, Daylam'lıları etkisi altına almış ve inançlarını
değiştirmeye razı etmişti."
"Teolojik tartışmaları ustaca kullanarak, inatçı bir mantıkla Şia
öğretisini titizlikle irdelemeyi başarmış, İsmaili'lerin fesatçı
doğası ve geleneksel gizliciliğine dayanan, çok güçlü bir ayrılıkçı
topluluk duygusu yaratmayı bilmişti."
"Elbruz sıradağları Damavend yanardağı ile 6000 metrede en yüksek
noktasına ulaşır ve Hazar kıyıları ile Merkezi İran yaylası arasında
aşılması zor bir engel oluşturur. Tahran'dan pek uzak olmamasına
karşın, bu dağlık ve ıssız bölge daima ulaşımı zor ve gözlerden ırak
kalmıştır. Bu nedenle, bir çok Şii tarikatı, gizlenen İsmaili'ler ve
diğer din sapkınları için yüzyıllar boyunca dağlık Daylam bölgesi
bir sığınak olmuştur."
"...Marco Polo'nun 1273 yılındaki ziyareti ve bunu daha sonra
kitabında, "Dağlar Şeyhi ve Aşişin'ler" olarak anlatması, Hasan
Sabbah'ı ve yüksek bir vadide bulunan Alamut kalesini Batı'da bir
efsane biçimine dönüştürdü."
Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam
"...Şeyhin maiyetinde, gelecekte fedaileri olacak, oniki yaş
civarında bir çok genç vardı. Onlara içmeleri için haşhaş veriliyor
ve üç gün süreyle uyuduktan sonra dörtlü, onlu ya da yirmili gruplar
halinde, şahane bir bahçeye bırakılıyorlardı.
Bahçede kendilerine gelen gençler, cennete geldiklerini
sanıyorlardı. Etrafları müzik, şarkı ve rakslarla onları eğlendiren,
gönüllerini hoş tutan genç kızlarla çevriliyordu. Gençlerin her
türlü arzuları anında yerine getiriliyordu. Öyle ki, kendi
rızalarıyla bu bahçeden ayrılmayı kesinlikle istemiyorlardı."
"Şeyh, bir düşmanını öldürtmek isteyince, gençlerden birini yanına
çağırtıp "cennete geri dönebilmen için, düşmanımı öldürmelisin"
diyordu. Böylece, katiller gidip hevesle, gönüllü olarak görevi
yerine getiriyorlardı."
Marco Polo, Alamut Ziyareti (1273)
"...Bir çok tarihçinin uzun yıllar tartıştığı, ancak bugün
kesinlikle kanıtlandığı şekliyle, "haşhaş içenler" ya da "haşhaş
yutanlar" deyimleri, asla İslam kaynaklarında rastlanılmayan,
tümüyle yanlış bir adlandırmadır. Küçük düşürücü bir anlamda, "kötü
üne sahip kişiler" ve "düşmanlar" deyimlerinin yerine
kullanılmıştır. Deyimin bu anlamıyla kullanımı günümüze kadar
süregelmiştir. 1930'lu yıllarda Mısır'da gündelik dilde "Haşişin"
sözü sadece "gürültücü ve huzur kaçıran" anlamında kullanılmıştır.
Özdenetim sahibi olduğu her bakımdan anlaşılan Hasan Sabbah'ın
uyuşturucu kullanmak gibi bir aşırılığa kapılacağı hiç akla yakın
değildir. Alamut kitaplığı ve gizli arşivlerinde dahi, İran
Haşişi'lerinin uyuşturucu kullandıklarını ima eden tek bir satır
bile mevcut değildir."
"...Güvenli ve sürekli bir üsse sahip olmayı başardıktan sonra,
Hasan Sabbah dailerini (İsmaili misyonerleri) Alamut kalesinden dört
bir yana gönderdi. Aynı zamanda, topraklarını genişletme politikası
izlemeye başladı. Yeni kaleler inşa ettirdi, propaganda ya da kuvvet
kullanarak, başka kaleleri ele geçirdi... Bu dönemde, Alamut ve
diğer kalelerde yaşam, sonsuz bir disiplin ve ciddiyet içinde
geçmekteydi."
"...Hasan Sabbah'tan önce, İslam dünyasında politik cinayetler yok
değildi. Daha eski tarikatlar da, suikastı bir siyaset yöntemi
olarak kullanmışlardı. Hatta, Muhammed bile, düşmanlarının yaşamaya
layık olmadıklarını söyleyerek ve inançlı yandaşlarının bu imayı
anlayacaklarını bekleyerek, rakiplerini yoketme yoluna gitmiştir..."
"...Haşişi "Assassin" (katil) sözü, Batı dillerinin kelime
dağarcığına, Dante tarafından kullanıldığı zaman katıldı. İlahi
Komedya, Cehennem, XIX. Kitap'ta, Dante kendini, "kötü assassin'in
günahını çıkartan bir keşiş" olarak betimler.
"Io stava come il frate che confessa
Lo perfido assassin..."
Eserin bu kısmında, günah çıkartan suçlu kafası aşağıda olarak canlı
canlı toprağa gömülmektedir. Bu sebeple, mümkün olan en büyük suçu
işlemiş olmalı; yani, özellikle dehşet verici bir günahın sahibi
olmalıdır. Kötülük olgusuyla, "assassin - katil" sözü arasında Dante
tarafından kurulan bağ, kesinliği ve berraklığı güçlendirir ve işte
bu anlamıyladır ki, "assassin" sözü tüm Batı dillerine yayılmıştır."
Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam
M.S.
874'den, 1256'ya kadar ortadoğuda İsmailliler son derece etkin
olmuşlardı. Güçleri o denli artmıştı ki, 1164 yılında, İsmailli
İmamı 2. Hasan, Ramazan ayının ortasında şeriatı kaldırdığını
açıklamıştı. Oruç tutmanın yanısıra, namaz kılma ve diğer ibadet
zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu. Oğlu, İmam 2. Muhammed
de onun sistemini devam ettirdi. İslam dininin öngördüğü zorunlu
ibadetlere ancak, Selçuklu yönetiminin, Bağdat hilafeti üzerindeki
İsmailli baskısını kaldırması ile geçilebildi.
Selçuklu işgalinden sonra İsmailliğin İran'da önemli bir güç olarak
varlığını sürdürmesini mümkün kılan kişi Hasan Sabbah oldu. Aslen
İran'lı olan Sabbah, Fatımi devletinin himayesindeki Kahire Batıni
okulunda eğitim gördü. 1090 yılında Mısır'dan İran'a döndü ve
çevresine topladığı İsmailli müridlerinin yardımı ile, Teberistan'da
bulunan Alamut kalesini ele geçirdi.
Alamut'u alan ve, İsmailli müridlerini acımasız birer fedaiye
dönüştüren yeni bir sistem uygulayan Sabbah, Abbasi hilafeti ile
Selçuklu yönetimini devirmek için girişimlerine başladı. Sabbah,
örgüt üyelerine "Assasins" adını verdi. Arapça'da "Bekçiler" yada
"Sır Bekçileri" anlamına gelen bu kelime daha sonra, Sünni
Müslümanlar tarafından "Haşaş içenler" manasına "Haşhaşiler" olarak
saptırılmaya çalışıldı. Fedailerin Sünni yöneticilere karşı
giriştikleri suikastlar nedeniyle aynı kelime batı dillerine
"Suikastçı" anlamında girdi.
Sabbah'ın sır bekçileri, yeniden doğuş inancı ile, sınırsız itaat
koşuluyla yetiştirilmiş birer fedai idiler. Bu nedenle örgütün bir
diğer adı da "Fedayiin" oldu. Dönemin Selçuklu Sultanı Melikşah'ın
elçisinin gözünü korkutmak için seçilmiş birkaç fedainin kendilerini
kale burçlarından aşağı atmaları, ayrıca fedailerin yöneticilere
karşı hayatları pahasına giriştikleri suikast eylemleri tüm dünyada
büyük yankılar uyandırdı.
Selçuklu yönetimi Hasan Sabbah'ı ve örgütünü yasadışı ilan etti ve
Sabbah'ın şehirlerdeki yandaşlarını temizledi. Sabbah'ın en önde
gelen düşmanı Vezir Nizamülmülk komutasında bir Selçuklu ordusu
Alamut kalesini kuşattıysa da, Nizamülmülk'ün bir fedai tarafından
öldürülmesi, bu arada da Sultan Melikşah'ın ölmesi nedeniyle kuşatma
kaldırıldı.
Bu
karışıklığı iyi değerlendiren Sabbah, İsmailliği tüm İran'da,
Suriye'de ve başta Horasan olmak üzere tüm Türk ellerinde yaydı.
İsmaillilik, 1124'de Hasan Sabbah ölene kadar gücünün doruklarında
varlığını sürdürdü. Sabbah'ın ölümünü fırsat bilen vezir Kaşani,
nerede görülürse görülsün tüm Batıni inançlıların öldürülmelerini
emretti. Binlerce İsmailli kılıçtan geçirildi. Ancak İsmaillilerin
intikamı da büyük oldu ve başta Vezir Kaşani olmak üzere yüzlerce
Sünni lider, fedailer tarafından öldürüldü. Fedailerin, tam yok
oldukları zannedildiği sırada gerçekleştirdikleri bu eylemler
yüzünden Selçuklu sultanı Sancar, İsmailliler ile barış istemek
zorunda kaldı. Böylece Batınililik bir mezhep olarak resmen tanındı
ve Moğolların Alamut'u almalarına kadar da etkin bir güç olarak
varlığını sürdürdü.
İslam dünyasında bu iç savaş sürerken, batıda bambaşka bir girişim
ilk meyvalarını veriyordu. Hıristiyan dünyasının ruhani ve siyasi
liderleri Papalar, kutsal toprakların kafirlerin elinden
kurtarılması için bayrak açmışlardı.
İslamiyetin ortaya çıkışından sonra sürekli yayılması ve doğudan
Selçuklular ile Anadolu'ya, batıdan da Murabıtlar ile İspanyâ ya
kadar ulaşması, Hıristiyan dünyasında büyük bir endişenin doğmasına
yol açtı. Tüm ticaret yolları Müslümanların elindeydi. Hıristiyanlar
kendilerini hapsedilmiş, boğulmuş hissediliyorlardı. Nitekim
Hıristiyanlar, yoğun çabalar sayesinde Akdeniz'in Müslümanların
tekelinden çıkmasını sağladılarsa da,doğu ile ticaret yollarının
ellerine geçmemesi yüzünden bambaşka yolları denemek zorunda
kaldılar ve gemilerine atlayarak, bilinen dünyanın sınırlarını
genişleten ve yepyeni bir çağın başlamasını sağlayan o ünlü
keşiflerini gerçekleştirdiler.
10.
yüzyılda Avrupa'da feodal derebeyleri çok güçlüydüler ve
aralarındaki çatışmalar da dur, durak bilmiyordu. Tüm bu nedenlerle
Papalar, uzurıca süredir doğuya sefer düzenlenmesini zaruri
görüyorlardı. Bu tür seferler ekonomik hayatın canlanmasını
sağlayacak, doğunun zenginlikleri batıya taşınacak ve en önemlisi de
Avrupa'daki Hıristiyan çatışmaları çok daha olumlu bir yöne, kutsal
toprakların kurtarılması amacına kanalize edilecekti.
Bu
yöndeki ilk girişim, Papa II Urbanus'tan geldi. Urbanus aradığı
bahaneyi Bizans ile yakaladı. Selçuklu kuvvetleri karşısında aciz
kalan Bizans Hıristiyanlarına yardım göndermek için Urbanus
propaganda faaliyetlerine başladı.
Urbanus II, doğu Hıristiyanlarına yardıma koşanlara Cenneti vaat
ederek, kısa sürede etrafına çok sayıda yandaş toplamayı başardı.
Ancak bunların hemen hiçbirisi profesyonel asker değil, işsiz güçsüz
takımıydı ve en büyük hayalleri, doğudan yağmalayacakları ile
ülkelerine zengin olarak dönmekti.
Papa, hedefin Kudüs'ü Müslümanların elinden kurtarmak olduğunu ilan
etmişti. Papa tarafından birleştirilerek yemin eden ve geri dönene
kadar mallarını ve akrabalarını Papalığın himayesi altına sokan
Hıristiyanlar, yeminlerinin nişanesi olarak giysilerine haç
diktirdiler. Böylece bu kuvvetlere "Haçlılar" denildi.
Müslüman dünyasında Sünni-İsmailli çekişmesinin devam etmesi,
Fatımilerin tehlikeli bir düşman olarak tanımlanmamaları ve Büyük
Selçuklu İmparatorluğunun dağılmış olmasından · cesaret bulan
haçlılar, ilk seferlerine 1095 yılında başladılar. Ancak, ilk
gidenler bir ordu bile değildi. Son derece disiplinsiz olan bu
öncüler, gerçek niyetlerini göstermek için Müslüman topraklarına
girmeyi dahi bekleyemediler. Bizans sınırları içinde yağmaya
başladılar. Bu ilk Haçlıların sonları çabuk geldi. Anadolu'ya
geçtikleri anda, neredeyse tamamı Türk kuvvetleri tarafından
yokedildi. Daha düzenli birlikler, Nornıan kontu Baumond
liderliğinde Anadolu'ya yeniden çıktılar. İznik'i aldılar ve
Türklerle yaptıkları savaşı kazandılar. Türk kuvvetleri de, çete
savaşı sürdürerek Haçlıları sürekli yıprattılar. Haçlılar uzun süren
bir kuşatmadan sonra Antakya'yı Selçuklulardan aldılar. Bauemond
kenti Bizans'a vermedi ve kendi egemenliğinde saklı tuttu.1099'da
Haçlı kuvvetleri Kudüs önüne geldiler. O sıralar Kudüs, Fatımiler'in
yönetimi altında bulunuyordu. Kısa süren bir kuşatmadan sonra kenti
ele geçiren Hıristiyanlar, kentteki tüm Müslüman ve Yahudileri
öldürdüler. Kudüs'de Latin Krallığı kurulduğu ilan edildi. Krallığın
başına Baudoin geçti. Baumond ise, Antakya Prensi unvanıyla, kendi
prensliğinin başına geçti. Ancak Baumond kısa bir süre sonra Türk
kuvvetlerinin eline geçti ve Antakya da yeniden Türklerin oldu.
Antakya prensinin kurtarmak için gönderilen kuvvetlerin hepsi
Türkler tarafından püskürtüldü.
Türklerle Haçlılar arasındaki mücadele bundan sonra, ancak
Haçlıların Anadolu topraklarından geçmeleri sırasında yapılan
muharebelerle sınırlı kaldı.
Haçlı seferleri aralıklarla 1270'li yıllara kadar sürdü. Ancak,
1187'de Selahattin Eyyubi'nin Kudüs'ü geri almasından ve Latin
Krallığına son vermesinden sonra Haçlıların orta doğuda ancak kısmi
başarılar sağlayabildikleri görüldü. Haçlı seferlerinin en başarılı
sonucu, Akdeniz ticaretini Müslümanların hegemonyasından kurtarmak
oldu. Avrupa'daki ticaret canlanırken, İslam dünyası giderek
geriledi.
Haçlılar ile Türklerin daha sonraki karşılaşmaları Osmanlı
İmparatorluğu döneminde oldu. Osmanlıların doğu Avrupa'da sürekli
topraklar almaları ve Viyana'ya kadar ilerlemeleri Avrupayı, kutsal
topraklara yönelik heveslerinden tamamen vaz geçirdi ve
Hıristiyanlar kendi topraklarını koruyabilmek için Osmanlı
ordularına karşı tamamıyla Haçlı zihniyeti ve dayanışması içinde
hareket ettiler. Osmanlılara karşı savaşlar, ilk tohumları Kudüs
Latin Krallığında atılan dini-askeri Şövalye Tarikatlarının
önderliğinde yürütüldü. Bu tarikatlardan Templiyerler 1312 yılında
dağıtıldılarsa da, varlığını günümüze kadar sürdüren Rodos Malta "Hospitalier"
Şövalyeleri, Osmanlı güçleri ile 18. yüzyıl sonuna kadar mücadele
ettiler.Haçlı orduları beraberlerinde, yollarda çeşitli tahkimleri
gerçekleştirmek ve nehirler üzerinde köprü inşa etmek üzere manastır
dernekleri "Gilde"ler üyelerini götürüyorlardı. Roma lejyonları da,
Gildeler'in ana kaynağı olan Collegia inşaat loncaları üyelerini,
aynı amaçla birlikte sefere götürürlerdi. Ordunun hareket
kabiliyetini çok artıran bu sistem sayesinde Gilde mensupları
rahipler, zorlu yolculukları sırasında Bizans'ta Ortodoks
Collegialar mensupları ile, Türkler arasında güçlü olan Ahilerle ve
son olarak da İsmailli kuruluşu Fütüvve mensuplarıyla
karşılaştılar.Bu karşılaşmalar Gilde'lerin, doğudaki Batıni meslek
loncaları ile giderek benzeşmelerini sağladı. Bu benzeşmede
Gildelere en büyük etkiyi, İsmailliler ile son derece iyi ilişkiler
içinde bulunan Templiyer Şövalyeleri yaptı. Templiyerler, emirleri
altındaki Gilde mensuplarının bünyelerindeki Ezoterik öğretiyi daha
da geliştirmelerini sağladılar. Avrupâ'ya dönen Gilde mensupları da,
aynı örgütün Fransâdaki nispeten laik benzeşi olan Confreries'de
(kardeşlik) benzeri gelişmelerin oluşmasına neden oldular.
Templiyer Şövalyeleri 1118 yılında "İsa'nın Fakir Askerleri" adı
altında, San Bernardo Di Chiaravalle adlı bir piskopos ve onun
yeğeni Şövalye Hugs De Payens tarafından kuruldu. De Payens ve
farklı ülkelerden seçilen sekiz Şövalye daha Kutsal Toprakları
kafirlerden korumak ve muhtaç kimselere yardım etmek amacıyla 1119
yılında Kudüs'e gittiler.
Kudüs Hıristiyanlar tarafından, Fatımilerin elinden alınmıştı. Ancak
Fatımiler bunu büyük bir kayıp olarak görmediler. Aksine,
Müslümanlığın, en az Katoliklik kadar tutucu kesimi olan Sünnilerle
savaştıkları için, Hıristiyanlarla ittifaka girdiler. Kudüs'ü geri
alabilmek için Haçlılarla savaşanlar Sünniler'di çünkü, Kudüs onlar
için de kutsal bir şehirdi. Fatımilerin günümüzdeki ardılları olan
Dürziler, Mezhebe ait ritüellerde Haçlılarla Batıni Müslümanlar
arasındaki dayanışmanın örneklerini göstermektedir. Bu mezhebin
bünyesindeki Hıristiyan kökenli bazı inanışların altında da söz
konusu işbirliği yatmaktadır.
Selahattin Eyyubi'nin 1171 yılında Fatımi devletine son vermesi,
Sünni iktidarla sürekli mücadele içinde olan İsmailliler ile
Haçlıların dayanışmasını daha da artırdı. İsmailliler'in en radikal
kolu olan Hasan Sabbah fedaileri ile, Haçlıların önde gelenleri
Şövalyeler arasında zaman içinde özel bir bağ oluştu.
Kudüs'e gelmelerinden sonra, Kral Baudouin II tarafından Süleyman
Mabedini korumakla görevlendirilen ve mabedin yerinde M.S. 540'da
Bizans İmparatoru Jüstinyanus tarafından inşa edilmiş bulunan
kilisede kendilerine yer verilen "İsâ nın Fakir Askerleri", yeni
görevleri nedeniyle isimlerini değiştirdiler ve "Knights Templar"
(Mabet Şövalyeleri) adını aldılar. Bir süre sonra bu Şövalyelere ve
örgütlerine kısaca "Templiyerler" denilmeye başlandı.
Şövalye De Payens ve beraberindekiler Kudüs'e geldikten kısa bir
süre sonra İsmailliler ile karşılaştılar. Gilde mensubu rahiplerden
Şövalyeler hakkında bilgi alan ve onların Hıristiyan camiası
içindeki en etkili ve bilgili kişiler olduğunu öğrenen Hasan Sabbah,
Mabet Şövalyeleri ile görüşmeyi özellikle istedi. Bu isteğin
altında, Templiyerler'in eski bir Batıni doktrin mabedini koruma
görevini üstlenmeleri ve mabet içinde bazı kaybolmuş sırları açığa
çıkarmak için yaptıkları araştırrrıaların da etkisi vardı. Bazı
araştırmacılar, De Payens'in amcası olan piskopos Chiaravalle'nin
Avrupa'da yaşayan Kabbalacılardan, mabedin temellerinde gömülü olan
bazı Ezoterik sırların yerlerini öğrendiğini ve tarikatı da sırf bu
sırların bulunması için kurduğunu ve Kudüs'e gönderdiğini öne
sürmektedirler. Kimi iddialara göre, aralarında kaybolan bir kutsal
kelimenin yazılı olduğu taş levha da dahil olmak üzere, sırların
büyük bölümü Şövalyeler tarafından mabedin temelleri arasında ortaya
çıkarılmıştır.
Hugs De Payens ve diğer Şövalyeler, davet üzerine, Hasan Sabbah'ı
Alamut kalesinde ziyaret ettiler. Burada Sabbah'ın kurduğu sistemi
gözleriyle gören Şövalyeler, örgüt ve Batıni doktrin hakkında da ilk
ağızdan bilgiler aldılar. Kudüs'e geldikleri sırada Katolik inancın
en önde gelen savunucuları arasında yer alan Templiyerler, Hasan
Sabbah ve Dailerini tanıdıktan, İsmailli öğretisini derinlemesine
inceledikten sonra, Katolik inanç tarzından giderek uzaklaşırlar ve
akılcılığı ön plana çıkaran Ezoterik doktrine bağlandılar.
Templiyer'lerdeki bu inanç değişikliği, kurdukları güçlü örgüt
sayesinde tüm Avrupa'ya yayılırken, Katolik kilisesinin de giderek
zayıflamasına yol açtı. İsmaillilerle ilişkileri Templiyerler'in tüm
felsefesini değiştirmişti ancak bu ilişki, örgütün sonunu getiren
suçlamayı da bünyesinde barındırdı. Templiyerleri yok etmek için
bahane ararken Papalık, tarikatı "Müslümanlarla ilişki kurmak ve
hatta Müslümanlaşmakla" suçladı.
Templiyerler
Hasan Sabbah'dan Ezoterik öğreti ile birlikte bir şeyi daha
öğrendiler; gerçek inançlarını saklamayı ve iyi birer Hıristiyan
gibi görünmeye devam etmeyi. O kadar ki, 1128 yılında Papa Honarius,
gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle tarikatın şubelerinin tüm
Hıristiyan dünyasında açılmasına izin verdi. Yine Papa, 1139 yılında
da Templiyerler'in herhangi bir dünyevi ve dini otoriteye tabi
olamayacağını ve sadece Papanın kendisine karşı sorumlu olduklarını
açıkladı. Bu izin ile Templiyerler'in üzerinden her türlü şüphe ve
dini baskı kalkmış oldu.
Şövalyeler, Hıristiyan görünme zorunluluğu ile Ezoterik inançlarını
bir arada tutabilmek için üzerine yemin etmek üzere, Ezoterik bir
yapısı bulunan Yohanna İncili'ni seçtiler. Templiyerler'in bu seçimi
diğer Şövalye örgütlerini de etkiledi. Her türlü girişimde
Templiyerleı'i örnek alan diğer Şövalye örgütleri de aynı İncil
üzerine and içmeye başladılar. Öyle ki, Şövalyelik kurumunun bir
diğer ünlü mümessili olan ve savaşlarda yaralananlara yaptıkları
yardımlardan dolayı kendilerine "Hospitalierler" denilen
Şövalyelerin bir diğer adı da, "Sen Jan Şövalyeleri" idi. Daha önce
belirtildiği gibi, İsa öğretisinin Ezoterik içeriğini anlatan İncil,
Sen Jan tarafından kaleme alınmıştı.
Örgütlenmelerini İsmailli teşkilatı yapısını örnek alarak
gerçekleştiren Templiyerler, disiplin, hiyerarşi, tarikatın başkanı
olan "Büyük Üstada mutlak bağlılık ve itaat gibi gibi İsmailli
uygulamalarını sürdürdüler. Üç dereceli bir inisiyasyon sistemi
kurdular. "Mass" adı verilen ayinlerde, Kutsal Ruh'un sembolü olarak
kabul ettikleri ekmeğe, kirli olabilecek elleriyle değmemek için
eldiven giyen Templiyerlerin önlükleri de koyun postundan yapılmıştı
ve beyazdı. Templiyer'lerin yalnızca önlükleri ve eldivenleri değil,
tüm giysileri beyazdı. Bu geleneği de İsmailliler'den alan
Templiyerler, tek fark olarak, göğüslerinin üzerine Haçlıların
sembolü olan kırınızı bir Haç diktirirlerdi.
Tarikata üyeler ketumiyet yemini ederek alınırlardı ve yeminini
bozanlar bunu hayatlarıyla öderdi. Şövalyeler birbirlerine "Kardeş"
diye hitap ederlerdi. Üç dereceli örgütlenme yapılarında ilk derece
sahiplerine, daha yukarı dereceli üyelere hizmet etme zorunluluğu
nedeniyle "Serving Brothers" denilirdi. İkinci derecede birer "Chaplaini"
olan tarikat üyeleri, Şövalye, "Knight" ünvanını ancak en üst
derecede elde edebilirdi.
Templiyerlerin, bayrakları,
evrende iyinin ve kötünün bir arada bulunduğunu sembolize etmek
amacıyla siyah ve beyaz renklerden oluşmuştu. Templiyerler de,
öğreticileri İsmailliler gibi, yüce bir varlığa ve insanın o
varlığın bir parçası olduğuna inanıyorlardı. Şövalyelerin en önemli
prensibi, herkesi inançlarında özgür bırakarak, kendi inançlarını
kimseye zorla kabule çalışmamak olmuştur. Bu durum tarikat ile
Katolik kilisesi arasındaki en önemli ayrılıklardan birisi haline
geldi.
Templiyerler, tıpkı İsmailliler gibi birbirlerini tanıyabilmek için
gizli işaret, parola ve semboller kullandılar. Bu gizlilik daha
sonraki yıllarda Papalığın baskılarından kurtulmak için de işe
yaradı. Templiyerler ayrıca İsa'nın çarmıha gerildikten sonra
öldüğünü, yani onun bir fani olduğunu savunuyorlardı. Onlara göre
göğe yükselen şey, İsa'nın tekamül etmiş ruhuydu. Yani Tanrı ile
birleşen İlahi Kelamdı.
Templiyerler, Papadan tüm Avrupâ da teşkilatlanma iznini aldıktan
sonra, bir çeşit bankerliğe başladılar. Kutsal savaş veya Hac için
kutsal topraklara gitmek üzere yola çıkan asker ya da hacılardan
paraları, ülkelerindeki Templiyer teşkilatı tarafından alınıyor ve
buna karşılık alınan paranın miktarının belirtildiği bir belge
veriliyordu. Asker veya hacı, gittiği ülkedeki Templiyer teşkilatına
bu belgeyi gösterdiğinde, parasını eksiksiz alıyordu. Sistemin iyi
çalışması ve dürüst Şövalyelerin elinde olması, zamanla Templiyerlei
e olan güveni iyice artırdı. Bir süre sonra Templiyerler önemli
miktarlarda parayı işletmeye başladılar. İşletmecilik, muazzam bir
servetin birikmesine ve bu arada da, duvarcı ustalarının üye
bulunduğu Masonluk ile diğer mesleki kuruluşların da Şövalyelerin
emri altına girmelerine neden oldu.
Güçlü örgüt yapısı ve muazzam servet, büyük bir güçle birlikte
endişeyi ve kıskançlığı da beraberinde getirdi. Selahattin
Eyyubi'nin 1187 yılında Kudüs'ü ele geçirmesi ve Latin krallığına
son vermesi üzerine Templiyerler, diğer Şövalye Tarikatları ile
birlikte Kudüs'ü terk etmek zorunda kaldılar. Templiyerler önce
Akka'ya, buradan da Kıbrıs'a geçtiler. Bu sırada tarikatın Büyük
Üstadı, soylu bir Fransız aileden gelen Jacques De Molay'dı. O
sıralar, dönemin Fransa Kralı "Güzel Philip" güç günler yaşıyordu.
Maddi sıkıntılarını atlatmak için Templiyerler'den büyük miktarlarda
borç almıştı ve geri ödemekte zorlanıyordu. Karşısında maddi açıdan
çok kuvvetli ve tüm Avrupa'ya yayılmış bir örgüt olması Kral
Philip'i yalnız başına harekete geçmekten alıkoyuyordu. Daha önce de
belirtildiği gibi Papalık da Templiyerler'in Katolik kilisesini
giderek zayıflattığının farkına varmıştı ve teşkilatı yok etmek için
bir fırsat kolluyordu.
Kıbrıs'tan sonra Templiyerler merkez olarak Londra'yı seçtiler.
Yöneticilerin çoğunluğu Londra'da olmasına karşın, örgütün Paris
kolu son derece güçlüydü. Kentin üçte biri Templiyerler'in kontrolü
altındaydı ve Kral Philip'in yargılama yetkisinin dışındaydı. Kuruma
bağlı tüm zanaatkarlar, Papalığın kendilerine verdiği haklar
doğrultusunda özgür zanaatkarlardı ve krallığın tüm
yükümlülüklerinden muaftılar.
Bu duruma bir son vermek isteyen ve bu arada Templiyerler'e olan
borcundan da kurtulmak niyetinde bulunan Kral Philip, yoğun bir
kulis faaliyeti sonucu 5. Clement'i Papalığa seçtirdi.
Templiyerler'in uyguladığı laik sistemin Papalık için ne demek
olduğunu iyi bilen ve ayrıca Kral Philip'e borcunu ödemek isteyen
Papa Clement, cemiyetin tüm Avrupâ da lavını isteyen bir emirname
yayınladı. Papa'nın bu emirnamesini yayınlamasından hemen önce Kral
Philip, yeni bir Haçlı seferi düzenleneceği bahanesiyle
Templiyerleı'in Büyük Üstadı De Molay'i ve örgütün diğer önde
gelenlerini İngiltere'den Fransa'ya davet etti.
De Molay ve 60 Templiyer Şövalyesi, Ekim 1307'de, Philip'in
çağrısına uyarak Paris'e gittiler. Philip, onurlarına düzenlediği
hir yemek sırasında De Molay ve Şövalyeleri tutuklatırken, Papalık
da, halkı onlara karşı kışkırtmak için tüm kiliselerde Templiyerler
aleyhine vaazlar verdirtti. Tüm Avrupa'da büyük bir Templicr avı
başladı. Örgütün mal varlıklarına ve arazilerine krallıklar
tarafından el konurken, taşınabilir hazinelerin bir kısmı.
Şövalyelerin bazılarıyla birlikte Rochelle limanından 18 gemi ile
hareket etti. Bu gemiler ve Şövalyeler hakkında daha sonra hiçbir
bilgi alınamadı.
Papalığın bu tutumu, Templiyerler'le birlikte, onlarla sıkı ilişki
içinde olan bir başka kuruluşun, Gildeler'in de sonunu getirdi.
Gilde mensubu inşaatçı rahipler, ya rahiplik mesleğini sürdürmek ya
da inşaatçılığı seçmek zorunda kaldılar. İnşaatçılığı seçenler
Masonlar arasında katılırken, Gildeler de tarihin karanlık
sayfalarına gömüldüler.
Takipten sağ kurtulan Şövalyelerin büyük kısmı İskoçya'ya
sığındılar. İskoçya Kralı Robert Bruce, kendilerini çok iyi
karşıladı. Bu Şövalyeler, artık bir örgüt olarak etkin
olamayacaklarının farkındaydılar. Bu nedenle o sıralar kendilerinden
sonraki en yaygın Ezoterik içerikli teşkilat olan Masonlara
katıldılar. Yalııız İskoçya'da değil, tüm Avrupa'da Mason locaları
Templiyer Şövalyelerine kapılarını açtılar. Bu katılma ile localara
da büyük bir canlılık geldi. O günden itibaren Masonluk, bir mesleki
kuruluş olmanın yanısıra, Ezoterik doktrinin Avrupa'daki
uygulayıcısı ve yayıcısı konumuna yükseldi. Bu arada, Şövalyelerin
ve Gilde mensubu rahiplerin katılımları neticesinde localarda
mesleki çalışmaların yanısıra fikri çalışmalar da ön plana çıkmaya
başladı.
Kral Ptıilip ve Papalık tarafından yakalanan Şövalyeler, bir din
adamları kurulu tarafından yargılandılar. Onlara, ahlaka aykırı
törenler uygulamak, Haç'a hakaret etmek ve Salibi ayaklar altına
almak, İsa'nın Tanrılığını reddetmek, Müslümanlarla işbirliğinde
bulunmak ve Müslamanlığa yakınlaşnıak, dini yasalardan sapnıak ve
sihirbazlık yapmak gibi suçlamalar yöneltildi. Hepsi engizisyon
işkencelerinden geçirildi ve itirafları zorla alındı. Örgüt 1312
yılında resmen lavedildi. Taşınmaz malları ve tüm imtiyazları,
Katolik kilisesine daha yakın olarak tanınan Sen Jan Şövalyelerine
verildi. 1530 yılında Malta Şövalyeleri adını alan bu Şövalyeler,
Templiyerler'in mallarını, kendi öı varlıklarına katmaksızın bugüne
kadar muhafaza ettiler. De Moley ve tutsak diğer Şövalyeler, yedi
yıl süren hapis hayatından sonra, 1314 yılında direklere bağlanarak
yakıldılar. Böylece Ezoterik-Batıni doktrinler Müslüman dünyasında
Hallac-ı Mansur'dan sonra, aradan yüzyıllar geçmiş olmasına karşın,
Hıristiyan dünyasından da yandaşlarını kurban vermiş oldu.
Templiyerler'in başına gelenler, Dante tarafından "İlahi Komedi" adı
altında ölümsüzleştirildi. Viyana müzesinde bulunan bir Dante
kabartmasının arkasında, "Kutsal Kadoş Tarikatinden İmparatorluk
Prensi Templiye Kardeş" ibaresinin bulunması, aradan uzunca bir süre
geçmiş olmasına rağmen Templiyer teşkilatının, başka örgütler
bünyesinde de olsa, varlığını sürdürmekte olduğunu göstermektedir.
Dante'nin ünlü eserinin Ezoterik yorumuna kısaca bir göz atmak,
Templiyerlerin inançları hakkında da bazı fikirler verecektir.
Dante'nin İtalya'dan çıkmış olması bir tesadüf değildir. İtalya,
Papalığın ve Katolik kilisenin yanısıra Pisagor Enstitüsü'nün, Roma
Collegiaları'nın, Gildeler'in vatanıdır. Masonluğun ana kaynağının
Collegialar olduğu düşünülürse, bu örgütün doğum yeri de İtalya
olarak kabu) edilebilir. Dante'nin Templiyer Şövalyesi ünvanını
Masonluk bünyesinde alması, Ezoterik doktrinin ve tarikatın
varlığının Masonluk içinde sürdüğünü göstermektedir. 1265 yılında
doğan Dante, 1295'de, 30 yaşındayken, doktor ve simyagerlerin
çoğunlukta bulunduğu bir locaya üye olmuştur. Dante de, kendisinden
önceki tüm Ezoterik inançlılar gibi laiklik taraftarı olmuş ve tüm
yaşamını din ile devlet işlerinin ayrılmasına adamıştır. Dante'ye
göre Papalık ruhani kudretin, imparatorluk da dünyevi kudretin
sahipleridir ve her ikisi de tanı anlamıyla eşittir. Eşit iki kuvvet
sahiplerinden kilise devlet işlerine imparator da din işlerine
karışmamalıdır.
Dante'nin İlahi Komedi'de bir sembolizma dili kullandığı
görülmektedir. Örneğin Cehennem tam Kudüs'ün altındadır. Bu noktadan
Dünyanın merkezine uzatılan hatta Araf, Cehennemle tam hizada ancak
yeraltında değil, tam tersine bir dağın tepesinde Cennet bulunur.
Aynı çizgi gök yüzüne devam ettilirse, Tanrıya ulaşılır.
Dante'nin en çok kullandığı semboller sayısal sembollerdir. Tanrısal
teslisi ifade eden 3, bunun karesi 9 ve Pisagor öğretisini
hatırlatırcasına mükemmelliğin ifadesi olan 10 sayılarını kullanır
üstad. Uhrevi alem, Cennet, Araf ve Cehennem olmak üzere üçe
ayrılır. Komedya, bu üç kısımdan oluşur. Her kısımda 33 bölüm
vardır. Kitap başlangıçtaki giriş bölümüyle birlikte 100 bölümden
ibarettir. Dante, 10'un karesi olan 100. bölümde mükemmeli, yani
Tanrıyı görür.
Dante, Cennet bölümünde yedikçe daha çok acıkan bir kurt'u anlatır.
Bu kurt Katolik kilisesini remzetmektedir. Üstad, Templiyerlerin
ölümüne neden olan Papa 5. Clement'i çoban kılığında bir aç kurt
olarak nitelendirir.
Dante, insan ruhlarının Tanrıya yaklaştıkça giderek birer ışığa
dönüştüklerini ve Tanrıya ulaşınca da, tarifi mümkün olmayan bu
İlahi Nur ile birleştiklerini yazmaktadır. Bu ifade tarzı, ruhun
yegane hedefinin Tanrıya ulaşmak olduğunu söyleyen Ezoterik
öğretinin o dönemdeki anlatımından başka birşey değildir.
Dante'ye göre, Tanrının bünyesinde varolan üçlü ilahi kudret
Hıristiyan teslisini ve İsa'nın hem insan, hem Tanrı oluşunu izah
etmektedir. Allah'ın insanı kendi suretinde yaratmış olmasını
insanın Tanrısallığına bağlayan Dante, Ezoterik sırlar için Cehennem
bölümünde şöyle yazar: "Siz ki, sağlıklı bir akla sahipsiniz. Şu
tuhaf mısraların arasında saklanan doktrini kavrayınız"...
Bu noktada şunu da ifade etmek gerekir; Dante, yaşadığı dönemde
aydınlar arasında çok yaygın olan "Fedeli D'amore" (Aşk Dostları)
edebi akımına da mensuptuı-. Ezoterik içerikli bu akını, diğer
benzeri örgütler gibi, başkalarınca anlaşılamayacak gizli bir dile
sahipti.Dante, İlalıi Komedi'sinde hakikati aramaktadır. Bunun için
üç seyahat yapar. İlk seyahati Cehennemedir ve büyük engellerle
doludur. İkinci seyahat, yani Araf seyahati daha kolay ve ümit
doludur. Üçüncü seyahat yani Cennet ise, müzik, dans ve ışık
eşliğinde yapılan bir seyahattir. Bu seyahatler sırasında Dante'ye
Virgil (Akıl), Beatris (Güzellik) ve Sen Bernaı'ın simgelediği İlahi
İrade (Kuvvet) rehberlik etmektedir. Seyahatlerinin sonunda Dante
İlahi Nura, yani Tanrısal Hakikate kavuşmaktadır.
Dante, düşüncelerini şöyle dile getirmektedir.: "Beni meydana
getiren ilahi kudret, en yüce akıl, hikmet ve ilk aşktır"..
Dante'nin gördüğü İlahi Nur bir üçgen şeklindedir. Diğer bir deyişle
o, Nurlu Deltayı görmüştür. Deltanın ortasında Dante'nin kendi
yansıması, yani insan durmaktadır. İnsan Tanrının bir paçasıdır ve
Tanrı insanın içindedir. İnsan kendisini yeterince araştırırsa,
içindeki vasıfları geliştirirse, bünyesinde varolan sırlara erecek
ve aradığı hakikatin kendisinde bulunduğunu anlayacaktır.
De Moley
Fransa katliamından sonra Templiyerler'in sağ kurtulan üyelerinin
Mason localarına dahil olmalarına karşın, Papalık Masonluğa uzunca
bir süre için dokunmadı. Onlara tanınan imtiyazları kaldırmadı
çünkü, Hıristiyan aleminin kilise ve katedral yapan insanlara
ihtiyacı vardı. Masonlar, inşaat yapımı sırlarını büyük bir
titizlikle korumuşlardı ve bu sır saklama gelenekleri varlıklarının
idamesi için de gerçek sebep oldu. Gildeler'in dağılması da
Masonların yaşamaları için bir başka nedendi. Duvarcı ustaları,
yaptıkları işin devamlı gezmelerini gerektiren türden bir iş olması
nedeniyle her zaman özgür olmuşlardı. Bu gelenek binlerce yıldan bu
yana süregelmekteydi ve onların bu özgürce dolaşabilme ve örgütlenme
avantajları sayesinde birçok fikir akımı, Masonlar ile tüm Avrupa'ya
yayıldı. Bu nedenle örgütün adı "Free Masons" (Hür Duvarcılar)
örgütü idi.
Templiyerler'in etkisi sayesinde örgütlenmelerini, İsmailli
zanaatkar örgütü Fütüvve'leri örnek alarak gerçekleştiren Mason
locaları, sadece birer inşaatçı birliği değil, felsefi konuların da
işlendiği birer eğitim ocağı durumundaydılar. Bu vasıtları,
Şövalyelerin ve Gilde ınensuplarının aralaı-ına dahil olnıası ile
daha da güçlendi. Simya bilmi hakkında ilk bilgilerini, bu bilgileri
İsmailliler'den almış olan Templiyerler vasıtasıyla elde eden
Masonlar, Kabbala ile de ilişkideydiler. Kabbala okulu mensupları
ile kurulan ilişki sonucu Masonlar arasında Simya oldukça ön plana
çıktı. Templiyerleı-'in dağılmasından sonra Masonluk, Avrupa'da
örgütü bulunan yegane kuruluş olarak kaldı. Masonlaı-'ın o sırada,
tüm Avrupa ülkelerinde yaklaşık 9 bin locasının bulunduğu tahmin
edilmektedir. Mason localarının büründüğünü yeni hüviyet, asillerin
ve entelektüel çevrenin de dikkatini çekti. Örneğin, 1442 yılında
İngiltere kralı 5. Henry ve saraydaki pek çok asil, kardeşlik
örgütüne üye oldular.
Localarda metafizik, teoloji ve felsefe konuşuluyordu. Ancak ortaçağ
Masonları, öğretileri uyarınca Roma kilisesine oldukça uzak bir
mesafedeydiler. Dönemin yoğun dini baskıları, Masonların gerçek
inançlarını açıkça ortaya koymalarına engel oluyordu. Esasen duvarcı
ustaları, kilise ile en yakın oldukları Gilde'ler döneminde dahi,
Papalığın tahakkümü altına girmekten özenle kaçınmışlardı. Ortaçağ
Masonları'nın gerçek düşüncelerini ortaya koyabilecekleri yegane
yer, kendi yarattıkları eserlerdi. Masonlar eserlerinde daima Batıni
semboller kullandılar. En büyük eserleri olan katedraller ve
kiliselerde dahi, kendi sembollerinin yanısıra, simya sembollerini
kullanmaktan çekinmediler. Hatta biraz daha ileri giderek
katedralleri, Papalığın resmi tutumuyla alay edercesine, açık saçık
denilebilecek türden heykellerle doldurdular.
Masonlar'ın katedrallerde kullandıkları Simya sembollerine bir örnek
olarak "VİTRİOL" kelimesini verebiliriz. Vitriol, Latince'de "VisiCa
İnteriora Tellus Rectifacando İnveniens Occultam Lapidem"
kelimelerinin baş harflerinin birleşimi olan bir kelimedir.
"Dünyanın merkezini ziyaret et. Orada gizli taşı (Felsefe Taşını)
bulacaksın" anlanıına gelen bu kelimenin Ezoterik açılımı "her
insanın hakikati kendi içinde bulacağı" şeklindedir. Kelime, günümüz
Masonluğunca da bir sembol olarak kullanılmaktadır. Masonluğa özgü
imkanlar, büyük mimarlar ve taş ustalarının yanı sıra, dönemin
filozoflarının da çok işine yarıyordu. Yol üstündeki Localarda
barınabilme, gerektiğinde ödünç para alınarak bir sonraki Locaya
yolculuk etme, sağlıkla ilgili her türlü soruna çare bulma gibi
imkanlar, o dönem için bulunamayacak nimetlerdir. Yaşlı ve hasta
kardeşlere, dul kalan Mason eşlerine yardım eden bir sandığın
bulunması, derneğin sosyal yönünün güçlülüğünü ve giderek Hümanizm
akımının ortaya çıkmasında nasıl etkin rol oynadığını
göstermektedir.
İstanbul'un 1453'de Türkler tarafından alınması ve Bizans
İmparatorluğunun son buluşu ile, birçok Bizanslı İtalya'ya göç etti.
Göç edenler arasında bilim adamları ve filozofların yanısıra,
Ortodoks Collegia kardeşleri de bulunuyordu. İtalya'daki Mason
Localarına katılan bu yeni kardeşler, olayların ivmesinin
tırmanmasına neden oldular. Ayrıca, Müslümanların elinde bulunan
klasik ticaret yollarına karşı alternatif yolların bulunması, yeni
kıtaların keşfi Avrupa'da refahın giderek artmasıyla sonuçlandı.
Artan refahla birlikte, insan hakları gibi soyut kavramlar da
gündeme geldi.
15. yüzyılda krallar ve giderek imparatorlar, derebeylerine karşı
kesin üstünlük kurdular. Bunlar, Hıristiyan alemini kendi tapulu
malı gibi görmeye alışmış Papalığa karşı, daha bağımsız olabilmek
için girişimlerde bulunmaya başladılar. Ancak, Papalığın elinde çok
güçlü bir silah, "Afaroz" tehdidi vardı, Papa, kim olursa olsun, bir
kişi ya da kurumu aforoz ettiği anda, bu kişi ya da kurum toplumdan
tamamıyla soyutlanıyordu. Aforoz edilen Şarlman, Papa'nın kendisini
affetmesi için günlerce kilisenin önünde yalınayak beklemişti.
Ancak bu silahın olur olmaz kullanımı, geri tepmesine yol açtı.
Giderek, Papalara tepki olarak milli hisler güçlenmeye başladı.
Sonuçta milli kiliseler Papalık karşısına bazı hak iddiaları ile
çıktılar. Karmaşa o boyutlara ulaştı ki, bir ara ortaya birbirlerini
aforoz eden üç Papanın çıktığı bile oldu.
İstanbul'un Türkler tarafından fethinden kısa bir süre sonra, 1460
yılında İtalya'nın Floransa kentinde "Eflatun Akademisi" kuruldu.
Marcile Ficin tarafından kurulan bu akademide Hıristiyan felsefesi
ile Ezotorik doktrin görüşleri uzlaştırılmaya çalışıldı. Aynı
nitelikli çalışmalar diğer İtalyan kentlerine de sıçradı ve Venedik,
Cenova, Roma gibi kentlerde yeni akademiler kuruldu. Bu akademilerin
araştırmaları sonucunda, manastırların tozlu arşivlerinde
yüzyıllardır unutulmuş eski Yunan eserleri gün yüzüne çıkarıldı.
Öte yandan, 1510 yılında İngiltere'de, ünlü Simyagerlerin bir araya
geldikleri "Müneccimler Birliği" kuruldu. Kökenini Kabbalacılardan,
Kudüs'den kaçan Şark Şövalyelerinden ve Templiyerler'den alan bu
dernek, 1570 yılında Almanya'da "Rose Croix Kardeşleri" cemiyetini
kurdu. Rose Croix'ların, Müneccimler Birliği'nin bir yan kolu olarak
kurulduğuna dair bir belge, Michel Maier'e ait bir Manüskir'de
bulunmaktadır ve halen Leipzig kütüphanesinde muhafaza edilmektedir.
Hermes, Kabbala, Etlatun, kısaca tüm Ezoterik ekollerin bir sentezi
olarak kurulan Rose Croix, Eflatun'un etkisiyle, Ezoterik öğreti
bünyesindeki akılcılığı ön plana çıkardı. Johan Valentin Andreae,
Michael Maier, Francois Bacon, Jacob Boehme ve Robert Fluud gibi
düşünürlerin eserleri ile Rose Croix tüm Avrupa'da, özellikle de
Alnıanya, İnQiltere ve Fransa'da etkili bir kuruluş haline geldi.
Ancak Rose Croix, dünyanın kaderini etkileyen zirveye, Martin Luther
ile ulaştı.
İngiliz Müneccimler Birliği bir süre sonra, Simyâ nın giderek
önemini kaybetmesi nedeniyle, tüm bilim dallarını kapsayan, "Royal
Society"e dönüştü. Çok sayıda İngiliz bilim adamının üye olduğu ve
kraliyetin himayesinde olan bu kuruluş, üyelerinin akılcılığı ön
planda tutmaları ile ün yapmıştı. Ancak üyeler, bilim ile sezgisel
yaklaşımı birleştirmeyi başarmışlardı.
Royal Society'ye üye olmalarının yanısıra birer Rose Croix da
olanlardan John Dury, ışığın, yani Tanrının insanın içinde olduğunu
yazarken, tüm modern bilimlerin babası olarak tanınan Francois Bocon
ile deneysel Fiziğin kurucularından olan Robert 1505 yılında Rose
Croix'nın Alman örgütüne üye olan Martin Luther, 1512 yılında
Teoloji Doktoru ünvanını aldı ve Roma kilisesine karşı milli Alman
kilisesini savunan savaşımına başladı. Tanrıyı sevmeyi ve ona
inançla sarılmak gerektiğini savunan Luther, Hıristiyanlıkta hiçbir
dogmanın bulunmadığı İsa günlerine dönülmesini ve Tanrıyı her
Hıristiyan'ın sezgisi ile bulmasını istiyordu. Roma kilisesine ve
Papalığın afaroz etme ile, günahları bağışlama gibi yetkileri
bünyesinde toplamış olmasına kızan Luther, özellikle yapılan maddi
bağışlar neticesinde insanlara günahlarının affedildiğini gösteren
belgeler, cennet anahtarları verilmesini komedi olarak nitelendirdi.
Luther, açıkca ifade etmekten çekinmediği bu düşünceleri nedeniyle,
1520 yılında Papa 10. Leo tarafından aforoz edildi. Bu aforoz,
Luther'in Roma'ya ve onun kutsama kuramına daha şiddetle
saldırmasını sağlayan bir kamçı oldu. İnancı, gözle görülmez ve
insanın içinde olan bir duygu olarak nitelendiren Luther, Papalığa
karşı girişimlerine hız verdi. Ancak, Alman yöneticileri nezdinde
Papalığın Afarozunun büyük önemi vardı ve Luther Almanyadan
kovuldu. Luther, kendisini koruması altına alan Saksonyalı
Frederick'in şatosuna sığındı. Alman Teolog burada, şimdiye kadar
sadece Latince yayınlanmış olan İncil'i 1522 yılında Almancaya
çevirdi. Luther, böylece Alman edebiyatına da kendi dilindeki ilk
büyük yapıtını kazandırdı. İncil'in Almanca'ya çevrilmesi, Alman
halkının kutsal kitabı daha iyi anlamasına ve Lutheı'in öğretisini
desteklemelerini sağladı. Luthercilik zamanla tüm Avrupa'ya yayıldı.
Protestanlık adını alan Lutherci görüş ile, Katolik kilisesinin
toplumlar üzerindeki mutlak tahakkümü kırılmış oldu.
1598 yılında Nantes fermanının imzalanması ile, Fransada
Katoliklerin yanında Protestanların da yaşayabilecekleri kabul
edildi. Öte yandan, coğrafi büyük keşifler ile, dünya nüfusunun
büyük bölümünün Hıristiyan olmadığı ortaya çıktı. Bu gerçek, halkın
Papalığa olan inancını biraz daha zayıflattı. Bu arada bilimsel
ilerlemeler de durmuyordu. Polonyalı bilgin Copernic dünyanın hem
güneş etrafında hem kendi etrafında döndüğünü ispat etti. Oysa
Katoliklerin İncilinde güneşin dünyanın etrafında döndüğünü
yazıyordu..
Boyle, benzeri görüşü içeren eserler kaleme aldılar. Bacon, ünlü
eseri "Nova Atlantis"de, Ezoterik doktrinin ön planda tutulduğu yeni
bir dünyanın kurulması planları yaparken, Böyle da bu planı
gerçekleştireceğini umduğu "Görünmez Kurul"un yaratıcısı oldu. Royal
Society üyesi olan İsac Nowton'un, Rose Croix Jacob Boehme'in etkisi
altında kalmış olması, bilim dünyasının bu kuruluştan ne denli
yararlandığının göstergesidir.
Rose Croix'lar, kendileri gibi Ezoterik doktrinin savunucusu
Masonlarla sürekli temas içindeydiler. Zaten büyük bölümü, Mason
Lcıcalarının üyeleriydi. Örneğin Londra locaları büyük üstadı
Christoper Waren, hem Rose Croix hem de Mason'du. Ayrıca, her iki
kuruluşa da üye olan kimyacı ve matematikçi Robert Moray, Royal
Society'nin birinci başkanıydı. Rose Croix ile Masonluk
prensiplerinin aynılaşmaları, "Hermes'e tapan İngiliz" lakabı
verilen Elias Ashmole ile oldu. Sülayman Evi'ni yapmayı kendisine
amaç edinen bir dernek kuran Ashmole, bu derneğin Mason lokalinde
toplanmasını sağladı. Bu ilişki zaman içinde Masonluğun aynı gayeyi
paylaşması noktasına ulaştı ve dernek de Masonluk içinde eridi.Bu
arada Rose Croix'lara özellikle kıta Avrupa'sında, başta Cizvitler
olmak üzere tüm dini kurumlar şiddetle saldırnıaya başladı. Bu
saldırılar 1630 yılına kadar sürdü ve Malineler Konseyi, Rose
Croix'yı sihirbazlık ve dini sapkıcılıkla suçlayarak tarikatın
kapatılmasını, üyelerinin tutuklanmalarını isteyen bir em'ırname
yayınladı. Bu karar üzerine, Templiyerler'in başlarına gelenler
kendilerine örnek olan Rose Croix'lar, tıpkı onlar gibi Masonlaı'a
katıldılar. İki kuruluşun bunları sonra birlikte hareket ettikleri,
17. yüzyıl ortalarında Henry Adamson tarafından yazılmış şu
mısralardan da bellidir:
"Rose Croix kardeşleriyiz biz.
Mason parolasına ve sezgi özelliğini sahibiz.
|