ANA SAYFA

TEŞVİK

Başta İslamiyet olmak üzere bütün semavi dinlerin intiharı yasaklamış olmasına rağmen bu eylemleri gerçekleştiren insanların nasıl olup da dini gerekçelerle yönlendirildikleri, İslam fıkhında belirtilen şartlara uymadığı halde cihad kavramının nasıl olup da bu şekile dönüştüğüi herkesin zihnindeki soru.

Osiris rahipliğinden geçiş
Dilerseniz Batıni düşüncenin İslam öncesi dönemine ait ayrıntıları başka bir yazıya bırakıp İslam tarihinde 'büyük kırılma'nın yaşandığı devirdeki durumuna bakalım. Yani hilafet kavgası, Hz. Ali ve oğullarının uğradığı saldırılarla bildiğimiz dönemine.
Hz. Ömer'in hilafeti sırasında İslam orduları tarafından fethedildiğinde Mısır'da çok dinli bir hayat vardı. Hıristiyanlar ve Yahudiler güçlüydüler, ama çoğunluk pagan inancı benimsemişti. Müslümanlar putperest kâfirliğin kaynağı gördükleri Osiris Mabedi'ni yerle bir ettikleri gibi İskenderiye Felsefe Okulu'nun kaynaklarının toplandığı İskenderiye Kütüphanesi'ni de yaktılar.
Osiris rahiplerinin baskı altında kendi inançlarını koruma şansları yoktu. Müslümanlığı kabullendiler ve Kudüs'e göçtüler. Bu rahipler görünüşte inançlı Müslümanlardı. Ama içlerindeki öfke dolayısıyla halife Ömer'e muhalefet eden Hz. Ali taraftarlarından yana tavır almakta gecikmediler. Bir yandan da Allah'a tapınma yerine 'Tanrı-Kâinat-İnsan' üçlemesine ibadete dayanan tasavvufi bir hareketi başlattılar.
Sünni Müslümanlara göre bu düşünce 'sapılık'tı, ama ellerinden bir şey gelmedi. Zira karşı çıktıkları insanlar, Peygamber'in damadı Hz. Ali'nin safındaydılar. Bu inanış Arapların 'kılıç zoruyla' Müslümanlaştırdığı halklar arasında hızla yayıldı. Eski Osiris rahibi olan yeni Müslüman ulema 'Kur'an'da Allah'ın sıfatlarından biri Alim'dir. Dolayısıyla Allah'a en yakın kişiler alimlerdir' diyerek kendilerine kalkan bulduktan sonra özellikle baskıcı Emevi siyasetinden yaka silken insanların tepkisini yönlendirerek İmam Cafer Sadık'ın oğlu İsmail'in imamlığında Karamiler cemaatini oluşturdular. İsmailiye bu cemaate verilen ad oldu. Bu topluluk kendileri aynı zamanda Hz. Muhammed'in okuryazarlığı ve matematiğe merakıyla ünlenen kızı, Hz. Ali'nin eşi Fatma'yla özdeşleştirerek 'Fatımi' sanını kullanır oldu.


Karmati devleti
Açıkladıkları hedef 'Gerçek akıl devletini, kardeşliğe ve eşitliğe dayanan cumhuriyeti' kurmaktı. 760'ta İmam İsmail'in ölümünden sonra 7 dereceli inisiasyona göre gizli bir örgüt haline geldi İsmailiye. İlk İsmailiye devleti 874'te Hamat Karmat tarafından İran Körfezi'nde kuruldu. 1.5 asır süren bu siyasi yapı bugünkü terminolojiyi kullanarak söyleyecek olursak 'laikti' ve Karmatiler adı verilen bir meclis tarafından yönetiliyordu.
929'da Mekke'yi işgal ettiler ve Kâbe'nin duvarına gömülü 'Hacerül esved'i söküp başkentleri Lasha'ya götürdüler. Bağdat'ta halife onların kuklasıydı. Abbasi hilafeti cuma günleri adlarına hutbe okuması dahil birçok teokratik ayrıcalığından vazgeçti. Karmatiler, namaz, oruç hac gibi ibadetleri kaldırdıklarını açıklıyor, ama halife ağzını açıp bir şey söyleyemiyor, Hacer-ül Esved'in yerine konulmasını sağlamış olmayı başarı sayıyordu. 909'da Mısır'da da bu inancın uzantısı olarak Fatımi Devleti kuruldu. Fatımiler Mısır'da pramitleri yapan ustalara izafeten 'izciler' manasında Fütüvve teşkilatını kurdular. Bu organizasyon sanatkâr kişileri çatısı adlında toplamanın ötesinde askeri güçtü. İsmailiye'de ketumiyet yani sır saklamak esastı. Yemin, işkence altında dahi bozulamazdı. İmam tanrının yer yüzündeki yansımasıydı ve Şeyh-el Cebel (tabiatın şeyhi)'di. Her şey 7'li bir sisteme göre şekillendirilmişti. Gökler 7 kat, dini yükseliş kademelenmesi 7 kattı. Ama sıradan İsmailiye mensupları ancak 6. seviyeye kadar yükselebilirlerdi.


İntihar cehennemden kaçış
İsmailiye inancına göre 6. dereceye yükselmiş kişiler ölümleri halinde ebedi ışık olan Allah'la bütünleşebiliyorlar, ama daha alt derecelerdeki müritler bu dereceye yükselene kadar birkaç defa daha bedenlenerek dünyaya gelmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla daha iyi bir hayat için canından vazgeçmek bir İsmailiye inanlısı için ancak özenilecek bir şey. Bu inanca akıl erdirilemediği için Sünni Müslümanlar insanın ölüme gitmesi için ancak aklını başından alan bir uyuşturucu kullanmış olması gerektiği düşüncesiyle cemaat mensuplarının eylemden önce haşhaş içtiğine hükmettiler ve topluluğu Haşhaşin diye anmaya başladılar. Oysa İsmailiye öğretisinde ruhun gövdede bulunduğu süre içinde yapılanlardan sorumlu olduğunu, bedenden kurtulmakla günahtan kurtuluş sağlandığı düşüncesi işlenmekteydi.
İsmailiye'nin yedi basamağı şöyleydi: Mümin (İslamiyetin şeriat kurallarının öğretildiği kademe) Mükellef (İslam dışındaki dinlerin de öğretiye katıldığı, tüm dünlerin aslında aynı hedefe yöneldiğinin anlatıldığı kademe) Dai (Sır saklama ve ketumiyetin öğretilip sınamanın yapıldığı mertebe) Daii Ekber (Baba diye de anılan bu kademedekilere tarikatın gerçek sırlarının verilmeye başladığı düşünülebilir) Zu Massa (Yudum emenler manasına gelen bu kademede tarikat sırrının özeti olan tüm dinlerin gerçeğe ulaşmakta yetersiz olduğu bilgisi verilirdi) Hüccet (Bir İsmailiye'nin ulaşabileceği en yüksek kademe buydu ve bu kademeye gelen kişi dini bütün yükümlülüklerden kurtulmuş sayılırdı) Şeyh el Cebel (Bu kademe tanrısal özelliklerin kazanıldığı son noktaydı).
Özetle, 874'ten başlayarak 1256'ya kadar İsmailiye o denli güç sahibiydi ki 1164'te İsmailiye İmamı 2. Hasan 'Ramazan münasebetiyle şeriatı kaldırdığını' açıkladı.


Ve Hasan Sabbah
Selçuklu devletinin ortaya çıkmasıyla İsmailiye'nin haşmetli günleri sona erdi. Varlığını 1090 senesinde Kahire'de El Ezher'de aldığı eğitimin ardından İran'a dönen Hasan Sabbah liderliğinde Hazar Denizi'nin güneyine yakın Alamut Kalesi'ne sığınarak korudu.
Burada söylenmesi gerek bir husus Hasan Sabbah'ın taraftarlarına 'Assasins' adını vermesinin öyle sanıldığı gibi eylemden önce müritlerine haşhaş vermesi olmadığı. Çünkü bu kelime Arapçada 'Bekçiler' ya da 'Sır belçileri' anlamına geliyor.
Sabah'ın 'bekçileri' yenidendoğuşa, bedenden bir an önce kurtulmak gerektiğine inanan, sınırsız itaat anlayışıyla yetiştirilmiş kimselerdi. Bundan dolayı Hasan Sabbah, Alamut'a gelen Selçuklu Sultanı Melikşah'ın elçisinin durumu kavraması için iki müridine uçuruma atlama emri verdiğinde adamlar tereddüt etmeden kendilerini boşluğa bıraktılar. Buna rağmen Melikşah kentlerde oturan ne kadar İsmailiye taraftarı varsa öldürttü. Ünlü vezir Nizamülmülk komutasında Alamut kuşatıldı ama bir fedainin Nizamülmülk'ü öldürmesiyle kuşatma kaldırıldı. Yerine gelen Kaşani de İsmaililere aman vermedi. Ama Sabbah'ın fedaileri Kaşani başta olmak üzere pek çok Selçuklu ileri geleninin canını aldı. Sonunda Sultan Sancar İsmailiye'yi mezhep olarak tanımak zorunda kaldı.


Templier'ler ve Sabbah
İsmailiye taraftarları 1119 yılında Haçlı seferi sırasında Kudüs Muhafızı olarak Papalık ordusuna katılan ve Süleyman Mabedini koruma görevleri dolayısıyla 'Knights Templier' sıfatını taşıyan şövalyelerle temasa geçtiler. Kendilerinin de Sunni Müslümanlara düşman olduğunu, şövalyelerin Süleyman Mabedi'nde görev yaparken temelde gömülü bazı Batıni sırları elde etmelerinin iyi olacağını hatırlattılar. Bu bilgiyi Kabalacı Yahudilerden doğrulayan Templier şövalyelerinden bir heyet Şövalye Hughs De Payens önderliğinde Hasan Sabbah'ın bilgilerinden yararlanmak için Alamut'a gitti.
Burada İsmailiye inancı konusunda ayrıntılı bilgi alan şövalyelerin Katolik inancından uzaklaştıklarının işareti Papalığın tarikatın mensuplarını 'Kâfir Müslümanlarla ilişki kurmak hatta Müslümanlaşmak'la suçlaması. Nitekim Templierler İsmaili teşkilat yapısını örnek alarak kendi organizasyonlarını yeniden düzenlediler.
Üç dereceli bir inisiasyon sistemini benimsediler, kursal ruhu sembolize ettiği için beyaz giyinip ellerini kirden korumak maksadıyla eldiven takmaya başladılar ve tıpkı İsmailiye gibi beyaz dışında kırmızı rengi kendilerini tanımlamak için kullandılar. Fark kırmızı şeritleri göğüslerine haç şeklinde işlemeleriydi. Ayrıca İsmailiye'den tarikat mensuplarının şifreli sözcük ve işaretlerle biribirini tanıması ilkesini de aldılar.

Çerçeve


Sultan 1. Murat'tan Arşidük Ferdinand'a
İntihar fedailiği kavramı hayli eski. Elektronik düzeneklerin, bombaların kullanılmadığı dönemde fedailer bıçak, kılıçla, sonraki yıllarda tabancayla saldırıyı gerçekleştiriyor ve genelde tek bir kişiyi hedef alıyorlardı.
Türk tarihinde akla gelen saldırılardan biri 1. Murad'ın zaferle bitirdiği Kosova Meydan Savaşı (1389) sonrasında harp sahasını gezerken öldürülmesi. Kesin olmayan anlatımlara göre af dilemek hatta Müslüman olmak bahanesiyle padişaha yaklaşan Miloş Obraviç adlı bir Sırp göğsünden çıkardığı hançerle Murad Han'a saldırmış, sonra da kargaşalıktan yararlanarak kaçmayı başarmış. Sultan Murad'ın aldığı yaranın etkisiyle birkaç saat içinde hayatını kaybettiği biliniyor. Miloş Obroviç bu eyleminden dolayı Sıplar açısından ulusal kahraman hatta aziz sayıldı. Yakın dönemde bir başka saldırının kahramanı da Sırp. 1. Dünya Savaşı Princip adlı bir Sırp'ın Saraybosna'yı ziyaret eden Avusturya Arşidükü Ferdinand'ı vurmasıyla başladı.

 

 

 

Hasan Sabbah

ALAMUT KALESİ

           

Hasan Sabbah (1034 - 1124), Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış olan, tarihin eski ezoterik ve batıni örgütü Haşhaşileri kuran ve ölene kadar liderliğini yapan İranlıdır. Tarihteki en gizemli insanlardan biri olarak adı geçer.

İsmaili tarikatını seçerek, kendi toplum ve düşünce sistemine zarar veren kişilere suikastler düzenlemiştir. Bu suikastleri işletmek için militanlarına haşhaş vererek (bu daha çok muhalifleri tarafından uydurulduğu söylense de) onların zihinlerine avucuna aldığı bilinmektedir. Bu yüzden örgütün adı Haşhaşiler
yani  assassin olmuştur.

Merkezleri, yüksek bir kayalığın tepesinde kurulu olan Alamut Kalesi'ydi. bu kalede 2000 mürit yaşıyordu ve buraya kadınların girmesi yasak olduğu gibi her türlü alkollü içkiyi de hasan sabbah yasaklamıştır. tüm alkollü içkileri yasaklayan birisinden haşhaş vermesini beklemek ciddi bir çelişkidir. haşhaşi deyiminin ortaya çıkmasının nedeni onun müritlerinin hasan sabbaha körü körüne bağlanması adeta aklı çıkmışçasına dağın şeyhinin söylediği herşeyi tartışmasız yapmalarında aranmalıdır. tapınak şovalyeleri alamut kalaesine gittiklerinde hasan sabbah onları etkilemek için kalenin yukarısında duran müritlerinden üçüne işaret ederek aşağıya atlamalarını istemiş ve onlar da hiç tereddüt göstermeden atlayınca tapınakçılar bu olaydan oldukça etkilenmişlerdir. bu tavır o insanların uyuşturucu almadan bunu yapmalarının mümkün olmadığı fikrine götürmüş olabilir.

Sanılanın aksine Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ve Nizam-ül Mülk sınıf arkadaşı değillerdir.Bunun doğru olabilmesi için üçünün de Nişapur 'da okuması gerekmektedir.Nizam-ül Mülk , Ömer Hayyam' dan otuz yaş büyüktür, Hasan Sabbah da öğrenimini doğduğu şehir Kum'da ve Rey şehrinde yapmıştır.

Amin Maalouf'a göre haşşaşiyin al-da'wa al-jadīda (Arapça: الدعوة الجديدة) yeni öğreti anlamına geldiğini savunur. hatta bu yanlış inanışın assisian sözünün ingilizce ve fransızcaya geçmesi ve zamanla kiralık katil olarak kullanmasında payı olduğunu savunur
 

 

Nizari İsmaili'lerin Kökeni
(1) İslam'da Mezhep Ayrımı
KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZILAR:

İsmailliler ve Templiyerler

Haci Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi

İhvan-üs-safâ



KİTAPLAR

Haşişiler -İslamda Radikal bir Tarikat - Bernard Lewis

Hasan Sabbah ve Alamut - İsmail Kaygusuz

Dağın Şeyhi Hasan Sabbah - Freidioune Sehabcam

Alamut Terörünün Kaynakları ve Hasan Sabbah- Şahin Anıl

Fedailerin Kalesi Alamut - Wladmir Bartol

Güvercinin Gerdanlığı Alamut'a Dönüş - Ernst W. Heine

Ezoterik - Batıni Doktrinler Tarihi - Cihangir Gener

Gizli Örgütler - Signier, Thomazo




"...İ.S. 632 yılında, Batı'daki Reform hareketinden de büyük bir ayrılık İslam'ı parçaladı. İslam dinini oluşturan iki büyük mezhep bir daha birleşmemek üzere ayrıldılar. Şiiler, İslam'ın önderliğinin Peygamber'in ailesinde kalması konusunda ısrarcıydılar ve bu nedenle, Muhammed'in ölümünden sonra Peygamber'in amcasının oğlu Ali'nin halife olmasını arzu ettiler."

Gordon Thomas, Journey into Madness

"Ali, İ.S. 661 yılında öldürüldü. Ancak Şii teolojisine göre, Ali ve onun soyundan gelenler İmam'dılar; yani Tanrısal esine sahip önderler, Tanrı ile insanlar arasında aracılık edebilen İsa benzeri kişilerdi. En sonuncusu İ.S. 940 yılında ortadan kaybolana kadar tam on iki imam gelip gitmişti. Şii inancına göre, kayıplara karışan sonuncu imam, geniş Arabistan çöllerinin birinde gizlenmekte ve yeniden ortaya çıkıp, adaletli ve arı bir İslam yönetimini kuracağı uygun zamanı beklemektedir... Geri döndüğü zaman imam, Şiilerin yüz yıllar sonrasında verecekleri en şiddetli kutsal savaşı, büyük cihadı başlatacaktır".



Gordon Thomas, Journey into Madness

"...Şia'nın kurduğu en başarılı örgütlerden biri Kahire'de üslenmişti. Aslında bu örgüt, taraftarlarını kutsal ve çok özel bir göreve bağlayabilen, bunun için en şaşırtıcı yöntemleri uygulayabilen bir eğitim odağıydı. Amaca ulaşabilmek adına, yetenekli eğitmenler, İslam'ın özgün demokratik fikirlerini yıkarak, o dönemde Mısır'da hüküm süren Fatımi halifesinin emirlerini yerine getirmeye çabalıyorlardı."

Arkon Daraul, Secret Societies

"Şia'nın temel öğretisi "talim"e, yani disiplinli eğitime dayanır. Bu eğitimden doğrudan imam sorumludur ve hiçbir sapmaya göz yumulmaz. Şii imamların Ali'nin soyundan gelmekle üstlendikleri rol ve yetkilerinin temeli tümüyle bu eğitim sayesinde gerçekleşmiştir."

"...Sünni'ler ile Şii'ler arasındaki temel ayrılıklardan biri de, yetkinin talimden mi, yoksa akıldan mı kaynaklandığı tartışmasında yatmaktadır."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam

"Tasavvufun, en iyi bilinen mistik simgeciliğinin büyük bölümü, genellikle Ömer Hayyam'ın Rubaileri sayesinde herkesin öğrendiği kadarı, İsmaili'ler tarafından sahiplenmiştir. Şia ile tasavvufu, şaşırtıcı ve benzersiz biçimde kaynaştırarak, kendi şeyhlerine sıkı sıkıya bağlı kapalı bir mistik topluluk oluşturmuşlardır. Diğer taraftan, mistik esrikliğe ulaşmak için haşhaş ya da başka uyuşturucuların kullanılması tasavvufta olağan uygulamalardandır."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam



(2) Şeyh-ül Cebel (Dağların Şeyhi)
"...1074 yılında, ermeni asıllı Akka valisi Bedr ül Cemali, halifenin çağrısı üzerine, ordusuyla birlikte Suriye'den Kahire'ye gelir ve kontrolu ele geçirir. Bu andan itibaren, halife el-Mutansır'ın gücü tümüyle sınırlanır. Gerçek yönetici ordu komutanıdır, artık Fatımi halifeleri birer kukla olmaktan öteye gidemezler."

"...Halife el-Mutansır'ın 1094 yılında ölmesi üzerine, yeni ordu komutanı Bedr ül Cemali'nin oğlu el-Efdal, el-Mutansır'ın oğlu Nizar'ın halife olmasına karşı çıkar ve onun yerine Nizar'ın kardeşi el-Mustali'yi halife yapar... Doğu'da, İran'da bulunan İsmaili'ler bu oldu bittiyi kabul etmezler, el-Mustali'nin halifeliğini reddederek Kahire ile tüm ilişkilerini keserler. Fatımi egemenliğine böylece karşı çıkan bu grup, Nizar'a bağlı olduklarını ilan eder. İşte bu sebeple, tarihte sonradan Haşişi'ler olarak ün salacak olan bu yeni akımın üyeleri, ilk zamanlarda Nizari İsmaili'ler olarak bilinirler."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam
Hasan Sabah


"...Arapçada 'asessen' sözü 'koruyucu, bekçi' anlamına gelir. Kimi yorumcular 'gizlerin koruyucusu' deyiminin gerçek kökenini bu kelimede bulur."

Arkon Daraul, Secret Societies

"Hasan Sabbah, Nizari İsmaili'lerin yeni öğretisini, yani 'dava'yı örgütleyen ve uygulamaya geçiren devrimci bir dahiydi. Kahire'deki Fatımi İsmaili'lerin davasının yerine, Hasan Sabbah kendi öğretisini koymayı başardı...1060 Yılında, Tahran'ın yüz elli kilometre güneyindeki Kum kentinde dünyaya gelmişti."

"İnce bir zekası, mükemmel bir teoloji bilgisi, idealini uzun yıllar boyunca bıkmadan izleyecek olağanüstü bir irade gücü vardı... Tıpkı bir zamanlar kendisinin eğitildiği gibi, sabırla, dinsel kuşkuları ortaya çıkarıp yeni bir seçeneğin olası olduğuna ikna edinceye kadar ısrarla, Daylam'lıları etkisi altına almış ve inançlarını değiştirmeye razı etmişti."

"Teolojik tartışmaları ustaca kullanarak, inatçı bir mantıkla Şia öğretisini titizlikle irdelemeyi başarmış, İsmaili'lerin fesatçı doğası ve geleneksel gizliciliğine dayanan, çok güçlü bir ayrılıkçı topluluk duygusu yaratmayı bilmişti."

"Elbruz sıradağları Damavend yanardağı ile 6000 metrede en yüksek noktasına ulaşır ve Hazar kıyıları ile Merkezi İran yaylası arasında aşılması zor bir engel oluşturur. Tahran'dan pek uzak olmamasına karşın, bu dağlık ve ıssız bölge daima ulaşımı zor ve gözlerden ırak kalmıştır. Bu nedenle, bir çok Şii tarikatı, gizlenen İsmaili'ler ve diğer din sapkınları için yüzyıllar boyunca dağlık Daylam bölgesi bir sığınak olmuştur."

"...Marco Polo'nun 1273 yılındaki ziyareti ve bunu daha sonra kitabında, "Dağlar Şeyhi ve Aşişin'ler" olarak anlatması, Hasan Sabbah'ı ve yüksek bir vadide bulunan Alamut kalesini Batı'da bir efsane biçimine dönüştürdü."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam


"...Şeyhin maiyetinde, gelecekte fedaileri olacak, oniki yaş civarında bir çok genç vardı. Onlara içmeleri için haşhaş veriliyor ve üç gün süreyle uyuduktan sonra dörtlü, onlu ya da yirmili gruplar halinde, şahane bir bahçeye bırakılıyorlardı.

Bahçede kendilerine gelen gençler, cennete geldiklerini sanıyorlardı. Etrafları müzik, şarkı ve rakslarla onları eğlendiren, gönüllerini hoş tutan genç kızlarla çevriliyordu. Gençlerin her türlü arzuları anında yerine getiriliyordu. Öyle ki, kendi rızalarıyla bu bahçeden ayrılmayı kesinlikle istemiyorlardı."

"Şeyh, bir düşmanını öldürtmek isteyince, gençlerden birini yanına çağırtıp "cennete geri dönebilmen için, düşmanımı öldürmelisin" diyordu. Böylece, katiller gidip hevesle, gönüllü olarak görevi yerine getiriyorlardı."

Marco Polo, Alamut Ziyareti (1273)


"...Bir çok tarihçinin uzun yıllar tartıştığı, ancak bugün kesinlikle kanıtlandığı şekliyle, "haşhaş içenler" ya da "haşhaş yutanlar" deyimleri, asla İslam kaynaklarında rastlanılmayan, tümüyle yanlış bir adlandırmadır. Küçük düşürücü bir anlamda, "kötü üne sahip kişiler" ve "düşmanlar" deyimlerinin yerine kullanılmıştır. Deyimin bu anlamıyla kullanımı günümüze kadar süregelmiştir. 1930'lu yıllarda Mısır'da gündelik dilde "Haşişin" sözü sadece "gürültücü ve huzur kaçıran" anlamında kullanılmıştır. Özdenetim sahibi olduğu her bakımdan anlaşılan Hasan Sabbah'ın uyuşturucu kullanmak gibi bir aşırılığa kapılacağı hiç akla yakın değildir. Alamut kitaplığı ve gizli arşivlerinde dahi, İran Haşişi'lerinin uyuşturucu kullandıklarını ima eden tek bir satır bile mevcut değildir."

"...Güvenli ve sürekli bir üsse sahip olmayı başardıktan sonra, Hasan Sabbah dailerini (İsmaili misyonerleri) Alamut kalesinden dört bir yana gönderdi. Aynı zamanda, topraklarını genişletme politikası izlemeye başladı. Yeni kaleler inşa ettirdi, propaganda ya da kuvvet kullanarak, başka kaleleri ele geçirdi... Bu dönemde, Alamut ve diğer kalelerde yaşam, sonsuz bir disiplin ve ciddiyet içinde geçmekteydi."

"...Hasan Sabbah'tan önce, İslam dünyasında politik cinayetler yok değildi. Daha eski tarikatlar da, suikastı bir siyaset yöntemi olarak kullanmışlardı. Hatta, Muhammed bile, düşmanlarının yaşamaya layık olmadıklarını söyleyerek ve inançlı yandaşlarının bu imayı anlayacaklarını bekleyerek, rakiplerini yoketme yoluna gitmiştir..."

"...Haşişi "Assassin" (katil) sözü, Batı dillerinin kelime dağarcığına, Dante tarafından kullanıldığı zaman katıldı. İlahi Komedya, Cehennem, XIX. Kitap'ta, Dante kendini, "kötü assassin'in günahını çıkartan bir keşiş" olarak betimler.

"Io stava come il frate che confessa
Lo perfido assassin..."

Eserin bu kısmında, günah çıkartan suçlu kafası aşağıda olarak canlı canlı toprağa gömülmektedir. Bu sebeple, mümkün olan en büyük suçu işlemiş olmalı; yani, özellikle dehşet verici bir günahın sahibi olmalıdır. Kötülük olgusuyla, "assassin - katil" sözü arasında Dante tarafından kurulan bağ, kesinliği ve berraklığı güçlendirir ve işte bu anlamıyladır ki, "assassin" sözü tüm Batı dillerine yayılmıştır."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam


 

M.S. 874'den, 1256'ya kadar ortadoğuda İsmailliler son derece etkin olmuşlardı. Güçleri o denli artmıştı ki, 1164 yılında, İsmailli İmamı 2. Hasan, Ramazan ayının ortasında şeriatı kaldırdığını açıklamıştı. Oruç tutmanın yanısıra, namaz kılma ve diğer ibadet zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu. Oğlu, İmam 2. Muhammed de onun sistemini devam ettirdi. İslam dininin öngördüğü zorunlu ibadetlere ancak, Selçuklu yönetiminin, Bağdat hilafeti üzerindeki İsmailli baskısını kaldırması ile geçilebildi.

Selçuklu işgalinden sonra İsmailliğin İran'da önemli bir güç olarak varlığını sürdürmesini mümkün kılan kişi Hasan Sabbah oldu. Aslen İran'lı olan Sabbah, Fatımi devletinin himayesindeki Kahire Batıni okulunda eğitim gördü. 1090 yılında Mısır'dan İran'a döndü ve çevresine topladığı İsmailli müridlerinin yardımı ile, Teberistan'da bulunan Alamut kalesini ele geçirdi.

Alamut'u alan ve, İsmailli müridlerini acımasız birer fedaiye dönüştüren yeni bir sistem uygulayan Sabbah, Abbasi hilafeti ile Selçuklu yönetimini devirmek için girişimlerine başladı. Sabbah, örgüt üyelerine "Assasins" adını verdi. Arapça'da "Bekçiler" yada "Sır Bekçileri" anlamına gelen bu kelime daha sonra, Sünni Müslümanlar tarafından "Haşaş içenler" manasına "Haşhaşiler" olarak saptırılmaya çalışıldı. Fedailerin Sünni yöneticilere karşı giriştikleri suikastlar nedeniyle aynı kelime batı dillerine "Suikastçı" anlamında girdi.

Sabbah'ın sır bekçileri, yeniden doğuş inancı ile, sınırsız itaat koşuluyla yetiştirilmiş birer fedai idiler. Bu nedenle örgütün bir diğer adı da "Fedayiin" oldu. Dönemin Selçuklu Sultanı Melikşah'ın elçisinin gözünü korkutmak için seçilmiş birkaç fedainin kendilerini kale burçlarından aşağı atmaları, ayrıca fedailerin yöneticilere karşı hayatları pahasına giriştikleri suikast eylemleri tüm dünyada büyük yankılar uyandırdı.

Selçuklu yönetimi Hasan Sabbah'ı ve örgütünü yasadışı ilan etti ve Sabbah'ın şehirlerdeki yandaşlarını temizledi. Sabbah'ın en önde gelen düşmanı Vezir Nizamülmülk komutasında bir Selçuklu ordusu Alamut kalesini kuşattıysa da, Nizamülmülk'ün bir fedai tarafından öldürülmesi, bu arada da Sultan Melikşah'ın ölmesi nedeniyle kuşatma kaldırıldı.

Bu karışıklığı iyi değerlendiren Sabbah, İsmailliği tüm İran'da, Suriye'de ve başta Horasan olmak üzere tüm Türk ellerinde yaydı. İsmaillilik, 1124'de Hasan Sabbah ölene kadar gücünün doruklarında varlığını sürdürdü. Sabbah'ın ölümünü fırsat bilen vezir Kaşani, nerede görülürse görülsün tüm Batıni inançlıların öldürülmelerini emretti. Binlerce İsmailli kılıçtan geçirildi. Ancak İsmaillilerin intikamı da büyük oldu ve başta Vezir Kaşani olmak üzere yüzlerce Sünni lider, fedailer tarafından öldürüldü. Fedailerin, tam yok oldukları zannedildiği sırada gerçekleştirdikleri bu eylemler yüzünden Selçuklu sultanı Sancar, İsmailliler ile barış istemek zorunda kaldı. Böylece Batınililik bir mezhep olarak resmen tanındı ve Moğolların Alamut'u almalarına kadar da etkin bir güç olarak varlığını sürdürdü.

İslam dünyasında bu iç savaş sürerken, batıda bambaşka bir girişim ilk meyvalarını veriyordu. Hıristiyan dünyasının ruhani ve siyasi liderleri Papalar, kutsal toprakların kafirlerin elinden kurtarılması için bayrak açmışlardı.

İslamiyetin ortaya çıkışından sonra sürekli yayılması ve doğudan Selçuklular ile Anadolu'ya, batıdan da Murabıtlar ile İspanyâ ya kadar ulaşması, Hıristiyan dünyasında büyük bir endişenin doğmasına yol açtı. Tüm ticaret yolları Müslümanların elindeydi. Hıristiyanlar kendilerini hapsedilmiş, boğulmuş hissediliyorlardı. Nitekim Hıristiyanlar, yoğun çabalar sayesinde Akdeniz'in Müslümanların tekelinden çıkmasını sağladılarsa da,doğu ile ticaret yollarının ellerine geçmemesi yüzünden bambaşka yolları denemek zorunda kaldılar ve gemilerine atlayarak, bilinen dünyanın sınırlarını genişleten ve yepyeni bir çağın başlamasını sağlayan o ünlü keşiflerini gerçekleştirdiler.

10. yüzyılda Avrupa'da feodal derebeyleri çok güçlüydüler ve aralarındaki çatışmalar da dur, durak bilmiyordu. Tüm bu nedenlerle Papalar, uzurıca süredir doğuya sefer düzenlenmesini zaruri görüyorlardı. Bu tür seferler ekonomik hayatın canlanmasını sağlayacak, doğunun zenginlikleri batıya taşınacak ve en önemlisi de Avrupa'daki Hıristiyan çatışmaları çok daha olumlu bir yöne, kutsal toprakların kurtarılması amacına kanalize edilecekti.

Bu yöndeki ilk girişim, Papa II Urbanus'tan geldi. Urbanus aradığı bahaneyi Bizans ile yakaladı. Selçuklu kuvvetleri karşısında aciz kalan Bizans Hıristiyanlarına yardım göndermek için Urbanus propaganda faaliyetlerine başladı.

Urbanus II, doğu Hıristiyanlarına yardıma koşanlara Cenneti vaat ederek, kısa sürede etrafına çok sayıda yandaş toplamayı başardı. Ancak bunların hemen hiçbirisi profesyonel asker değil, işsiz güçsüz takımıydı ve en büyük hayalleri, doğudan yağmalayacakları ile ülkelerine zengin olarak dönmekti.

Papa, hedefin Kudüs'ü Müslümanların elinden kurtarmak olduğunu ilan etmişti. Papa tarafından birleştirilerek yemin eden ve geri dönene kadar mallarını ve akrabalarını Papalığın himayesi altına sokan Hıristiyanlar, yeminlerinin nişanesi olarak giysilerine haç diktirdiler. Böylece bu kuvvetlere "Haçlılar" denildi.

Müslüman dünyasında Sünni-İsmailli çekişmesinin devam etmesi, Fatımilerin tehlikeli bir düşman olarak tanımlanmamaları ve Büyük Selçuklu İmparatorluğunun dağılmış olmasından · cesaret bulan haçlılar, ilk seferlerine 1095 yılında başladılar. Ancak, ilk gidenler bir ordu bile değildi. Son derece disiplinsiz olan bu öncüler, gerçek niyetlerini göstermek için Müslüman topraklarına girmeyi dahi bekleyemediler. Bizans sınırları içinde yağmaya başladılar. Bu ilk Haçlıların sonları çabuk geldi. Anadolu'ya geçtikleri anda, neredeyse tamamı Türk kuvvetleri tarafından yokedildi. Daha düzenli birlikler, Nornıan kontu Baumond liderliğinde Anadolu'ya yeniden çıktılar. İznik'i aldılar ve Türklerle yaptıkları savaşı kazandılar. Türk kuvvetleri de, çete savaşı sürdürerek Haçlıları sürekli yıprattılar. Haçlılar uzun süren bir kuşatmadan sonra Antakya'yı Selçuklulardan aldılar. Bauemond kenti Bizans'a vermedi ve kendi egemenliğinde saklı tuttu.1099'da Haçlı kuvvetleri Kudüs önüne geldiler. O sıralar Kudüs, Fatımiler'in yönetimi altında bulunuyordu. Kısa süren bir kuşatmadan sonra kenti ele geçiren Hıristiyanlar, kentteki tüm Müslüman ve Yahudileri öldürdüler. Kudüs'de Latin Krallığı kurulduğu ilan edildi. Krallığın başına Baudoin geçti. Baumond ise, Antakya Prensi unvanıyla, kendi prensliğinin başına geçti. Ancak Baumond kısa bir süre sonra Türk kuvvetlerinin eline geçti ve Antakya da yeniden Türklerin oldu. Antakya prensinin kurtarmak için gönderilen kuvvetlerin hepsi Türkler tarafından püskürtüldü.

Türklerle Haçlılar arasındaki mücadele bundan sonra, ancak Haçlıların Anadolu topraklarından geçmeleri sırasında yapılan muharebelerle sınırlı kaldı.

Haçlı seferleri aralıklarla 1270'li yıllara kadar sürdü. Ancak, 1187'de Selahattin Eyyubi'nin Kudüs'ü geri almasından ve Latin Krallığına son vermesinden sonra Haçlıların orta doğuda ancak kısmi başarılar sağlayabildikleri görüldü. Haçlı seferlerinin en başarılı sonucu, Akdeniz ticaretini Müslümanların hegemonyasından kurtarmak oldu. Avrupa'daki ticaret canlanırken, İslam dünyası giderek geriledi.

Haçlılar ile Türklerin daha sonraki karşılaşmaları Osmanlı İmparatorluğu döneminde oldu. Osmanlıların doğu Avrupa'da sürekli topraklar almaları ve Viyana'ya kadar ilerlemeleri Avrupa’yı, kutsal topraklara yönelik heveslerinden tamamen vaz geçirdi ve Hıristiyanlar kendi topraklarını koruyabilmek için Osmanlı ordularına karşı tamamıyla Haçlı zihniyeti ve dayanışması içinde hareket ettiler. Osmanlılara karşı savaşlar, ilk tohumları Kudüs Latin Krallığında atılan dini-askeri Şövalye Tarikatlarının önderliğinde yürütüldü. Bu tarikatlardan Templiyerler 1312 yılında dağıtıldılarsa da, varlığını günümüze kadar sürdüren Rodos Malta "Hospitalier" Şövalyeleri, Osmanlı güçleri ile 18. yüzyıl sonuna kadar mücadele ettiler.Haçlı orduları beraberlerinde, yollarda çeşitli tahkimleri gerçekleştirmek ve nehirler üzerinde köprü inşa etmek üzere manastır dernekleri "Gilde"ler üyelerini götürüyorlardı. Roma lejyonları da, Gildeler'in ana kaynağı olan Collegia inşaat loncaları üyelerini, aynı amaçla birlikte sefere götürürlerdi. Ordunun hareket kabiliyetini çok artıran bu sistem sayesinde Gilde mensupları rahipler, zorlu yolculukları sırasında Bizans'ta Ortodoks Collegialar mensupları ile, Türkler arasında güçlü olan Ahilerle ve son olarak da İsmailli kuruluşu Fütüvve mensuplarıyla karşılaştılar.Bu karşılaşmalar Gilde'lerin, doğudaki Batıni meslek loncaları ile giderek benzeşmelerini sağladı. Bu benzeşmede Gildelere en büyük etkiyi, İsmailliler ile son derece iyi ilişkiler içinde bulunan Templiyer Şövalyeleri yaptı. Templiyerler, emirleri altındaki Gilde mensuplarının bünyelerindeki Ezoterik öğretiyi daha da geliştirmelerini sağladılar. Avrupâ'ya dönen Gilde mensupları da, aynı örgütün Fransâdaki nispeten laik benzeşi olan Confreries'de (kardeşlik) benzeri gelişmelerin oluşmasına neden oldular.

Templiyer Şövalyeleri 1118 yılında "İsa'nın Fakir Askerleri" adı altında, San Bernardo Di Chiaravalle adlı bir piskopos ve onun yeğeni Şövalye Hugs De Payens tarafından kuruldu. De Payens ve farklı ülkelerden seçilen sekiz Şövalye daha Kutsal Toprakları kafirlerden korumak ve muhtaç kimselere yardım etmek amacıyla 1119 yılında Kudüs'e gittiler.

Kudüs Hıristiyanlar tarafından, Fatımilerin elinden alınmıştı. Ancak Fatımiler bunu büyük bir kayıp olarak görmediler. Aksine, Müslümanlığın, en az Katoliklik kadar tutucu kesimi olan Sünnilerle savaştıkları için, Hıristiyanlarla ittifaka girdiler. Kudüs'ü geri alabilmek için Haçlılarla savaşanlar Sünniler'di çünkü, Kudüs onlar için de kutsal bir şehirdi. Fatımilerin günümüzdeki ardılları olan Dürziler, Mezhebe ait ritüellerde Haçlılarla Batıni Müslümanlar arasındaki dayanışmanın örneklerini göstermektedir. Bu mezhebin bünyesindeki Hıristiyan kökenli bazı inanışların altında da söz konusu işbirliği yatmaktadır.

Selahattin Eyyubi'nin 1171 yılında Fatımi devletine son vermesi, Sünni iktidarla sürekli mücadele içinde olan İsmailliler ile Haçlıların dayanışmasını daha da artırdı. İsmailliler'in en radikal kolu olan Hasan Sabbah fedaileri ile, Haçlıların önde gelenleri Şövalyeler arasında zaman içinde özel bir bağ oluştu.

Kudüs'e gelmelerinden sonra, Kral Baudouin II tarafından Süleyman Mabedini korumakla görevlendirilen ve mabedin yerinde M.S. 540'da Bizans İmparatoru Jüstinyanus tarafından inşa edilmiş bulunan kilisede kendilerine yer verilen "İsâ nın Fakir Askerleri", yeni görevleri nedeniyle isimlerini değiştirdiler ve "Knights Templar" (Mabet Şövalyeleri) adını aldılar. Bir süre sonra bu Şövalyelere ve örgütlerine kısaca "Templiyerler" denilmeye başlandı.

Şövalye De Payens ve beraberindekiler Kudüs'e geldikten kısa bir süre sonra İsmailliler ile karşılaştılar. Gilde mensubu rahiplerden Şövalyeler hakkında bilgi alan ve onların Hıristiyan camiası içindeki en etkili ve bilgili kişiler olduğunu öğrenen Hasan Sabbah, Mabet Şövalyeleri ile görüşmeyi özellikle istedi. Bu isteğin altında, Templiyerler'in eski bir Batıni doktrin mabedini koruma görevini üstlenmeleri ve mabet içinde bazı kaybolmuş sırları açığa çıkarmak için yaptıkları araştırrrıaların da etkisi vardı. Bazı araştırmacılar, De Payens'in amcası olan piskopos Chiaravalle'nin Avrupa'da yaşayan Kabbalacılardan, mabedin temellerinde gömülü olan bazı Ezoterik sırların yerlerini öğrendiğini ve tarikatı da sırf bu sırların bulunması için kurduğunu ve Kudüs'e gönderdiğini öne sürmektedirler. Kimi iddialara göre, aralarında kaybolan bir kutsal kelimenin yazılı olduğu taş levha da dahil olmak üzere, sırların büyük bölümü Şövalyeler tarafından mabedin temelleri arasında ortaya çıkarılmıştır.

Hugs De Payens ve diğer Şövalyeler, davet üzerine, Hasan Sabbah'ı Alamut kalesinde ziyaret ettiler. Burada Sabbah'ın kurduğu sistemi gözleriyle gören Şövalyeler, örgüt ve Batıni doktrin hakkında da ilk ağızdan bilgiler aldılar. Kudüs'e geldikleri sırada Katolik inancın en önde gelen savunucuları arasında yer alan Templiyerler, Hasan Sabbah ve Dailerini tanıdıktan, İsmailli öğretisini derinlemesine inceledikten sonra, Katolik inanç tarzından giderek uzaklaşırlar ve akılcılığı ön plana çıkaran Ezoterik doktrine bağlandılar. Templiyer'lerdeki bu inanç değişikliği, kurdukları güçlü örgüt sayesinde tüm Avrupa'ya yayılırken, Katolik kilisesinin de giderek zayıflamasına yol açtı. İsmaillilerle ilişkileri Templiyerler'in tüm felsefesini değiştirmişti ancak bu ilişki, örgütün sonunu getiren suçlamayı da bünyesinde barındırdı. Templiyerleri yok etmek için bahane ararken Papalık, tarikatı "Müslümanlarla ilişki kurmak ve hatta Müslümanlaşmakla" suçladı.

Templiyerler Hasan Sabbah'dan Ezoterik öğreti ile birlikte bir şeyi daha öğrendiler; gerçek inançlarını saklamayı ve iyi birer Hıristiyan gibi görünmeye devam etmeyi. O kadar ki, 1128 yılında Papa Honarius, gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle tarikatın şubelerinin tüm Hıristiyan dünyasında açılmasına izin verdi. Yine Papa, 1139 yılında da Templiyerler'in herhangi bir dünyevi ve dini otoriteye tabi olamayacağını ve sadece Papanın kendisine karşı sorumlu olduklarını açıkladı. Bu izin ile Templiyerler'in üzerinden her türlü şüphe ve dini baskı kalkmış oldu.

Şövalyeler, Hıristiyan görünme zorunluluğu ile Ezoterik inançlarını bir arada tutabilmek için üzerine yemin etmek üzere, Ezoterik bir yapısı bulunan Yohanna İncili'ni seçtiler. Templiyerler'in bu seçimi diğer Şövalye örgütlerini de etkiledi. Her türlü girişimde Templiyerleı'i örnek alan diğer Şövalye örgütleri de aynı İncil üzerine and içmeye başladılar. Öyle ki, Şövalyelik kurumunun bir diğer ünlü mümessili olan ve savaşlarda yaralananlara yaptıkları yardımlardan dolayı kendilerine "Hospitalierler" denilen Şövalyelerin bir diğer adı da, "Sen Jan Şövalyeleri" idi. Daha önce belirtildiği gibi, İsa öğretisinin Ezoterik içeriğini anlatan İncil, Sen Jan tarafından kaleme alınmıştı.

Örgütlenmelerini İsmailli teşkilatı yapısını örnek alarak gerçekleştiren Templiyerler, disiplin, hiyerarşi, tarikatın başkanı olan "Büyük Üstada mutlak bağlılık ve itaat gibi gibi İsmailli uygulamalarını sürdürdüler. Üç dereceli bir inisiyasyon sistemi kurdular. "Mass" adı verilen ayinlerde, Kutsal Ruh'un sembolü olarak kabul ettikleri ekmeğe, kirli olabilecek elleriyle değmemek için eldiven giyen Templiyerlerin önlükleri de koyun postundan yapılmıştı ve beyazdı. Templiyer'lerin yalnızca önlükleri ve eldivenleri değil, tüm giysileri beyazdı. Bu geleneği de İsmailliler'den alan Templiyerler, tek fark olarak, göğüslerinin üzerine Haçlıların sembolü olan kırınızı bir Haç diktirirlerdi.

Tarikata üyeler ketumiyet yemini ederek alınırlardı ve yeminini bozanlar bunu hayatlarıyla öderdi. Şövalyeler birbirlerine "Kardeş" diye hitap ederlerdi. Üç dereceli örgütlenme yapılarında ilk derece sahiplerine, daha yukarı dereceli üyelere hizmet etme zorunluluğu nedeniyle "Serving Brothers" denilirdi. İkinci derecede birer "Chaplaini" olan tarikat üyeleri, Şövalye, "Knight" ünvanını ancak en üst derecede elde edebilirdi.

Templiyerlerin, bayrakları, evrende iyinin ve kötünün bir arada bulunduğunu sembolize etmek amacıyla siyah ve beyaz renklerden oluşmuştu. Templiyerler de, öğreticileri İsmailliler gibi, yüce bir varlığa ve insanın o varlığın bir parçası olduğuna inanıyorlardı. Şövalyelerin en önemli prensibi, herkesi inançlarında özgür bırakarak, kendi inançlarını kimseye zorla kabule çalışmamak olmuştur. Bu durum tarikat ile Katolik kilisesi arasındaki en önemli ayrılıklardan birisi haline geldi.

Templiyerler, tıpkı İsmailliler gibi birbirlerini tanıyabilmek için gizli işaret, parola ve semboller kullandılar. Bu gizlilik daha sonraki yıllarda Papalığın baskılarından kurtulmak için de işe yaradı. Templiyerler ayrıca İsa'nın çarmıha gerildikten sonra öldüğünü, yani onun bir fani olduğunu savunuyorlardı. Onlara göre göğe yükselen şey, İsa'nın tekamül etmiş ruhuydu. Yani Tanrı ile birleşen İlahi Kelamdı.

Templiyerler, Papadan tüm Avrupâ da teşkilatlanma iznini aldıktan sonra, bir çeşit bankerliğe başladılar. Kutsal savaş veya Hac için kutsal topraklara gitmek üzere yola çıkan asker ya da hacılardan paraları, ülkelerindeki Templiyer teşkilatı tarafından alınıyor ve buna karşılık alınan paranın miktarının belirtildiği bir belge veriliyordu. Asker veya hacı, gittiği ülkedeki Templiyer teşkilatına bu belgeyi gösterdiğinde, parasını eksiksiz alıyordu. Sistemin iyi çalışması ve dürüst Şövalyelerin elinde olması, zamanla Templiyerlei e olan güveni iyice artırdı. Bir süre sonra Templiyerler önemli miktarlarda parayı işletmeye başladılar. İşletmecilik, muazzam bir servetin birikmesine ve bu arada da, duvarcı ustalarının üye bulunduğu Masonluk ile diğer mesleki kuruluşların da Şövalyelerin emri altına girmelerine neden oldu.

Güçlü örgüt yapısı ve muazzam servet, büyük bir güçle birlikte endişeyi ve kıskançlığı da beraberinde getirdi. Selahattin Eyyubi'nin 1187 yılında Kudüs'ü ele geçirmesi ve Latin krallığına son vermesi üzerine Templiyerler, diğer Şövalye Tarikatları ile birlikte Kudüs'ü terk etmek zorunda kaldılar. Templiyerler önce Akka'ya, buradan da Kıbrıs'a geçtiler. Bu sırada tarikatın Büyük Üstadı, soylu bir Fransız aileden gelen Jacques De Molay'dı. O sıralar, dönemin Fransa Kralı "Güzel Philip" güç günler yaşıyordu. Maddi sıkıntılarını atlatmak için Templiyerler'den büyük miktarlarda borç almıştı ve geri ödemekte zorlanıyordu. Karşısında maddi açıdan çok kuvvetli ve tüm Avrupa'ya yayılmış bir örgüt olması Kral Philip'i yalnız başına harekete geçmekten alıkoyuyordu. Daha önce de belirtildiği gibi Papalık da Templiyerler'in Katolik kilisesini giderek zayıflattığının farkına varmıştı ve teşkilatı yok etmek için bir fırsat kolluyordu.

Kıbrıs'tan sonra Templiyerler merkez olarak Londra'yı seçtiler. Yöneticilerin çoğunluğu Londra'da olmasına karşın, örgütün Paris kolu son derece güçlüydü. Kentin üçte biri Templiyerler'in kontrolü altındaydı ve Kral Philip'in yargılama yetkisinin dışındaydı. Kuruma bağlı tüm zanaatkarlar, Papalığın kendilerine verdiği haklar doğrultusunda özgür zanaatkarlardı ve krallığın tüm yükümlülüklerinden muaftılar.

Bu duruma bir son vermek isteyen ve bu arada Templiyerler'e olan borcundan da kurtulmak niyetinde bulunan Kral Philip, yoğun bir kulis faaliyeti sonucu 5. Clement'i Papalığa seçtirdi. Templiyerler'in uyguladığı laik sistemin Papalık için ne demek olduğunu iyi bilen ve ayrıca Kral Philip'e borcunu ödemek isteyen Papa Clement, cemiyetin tüm Avrupâ da lavını isteyen bir emirname yayınladı. Papa'nın bu emirnamesini yayınlamasından hemen önce Kral Philip, yeni bir Haçlı seferi düzenleneceği bahanesiyle Templiyerleı'in Büyük Üstadı De Molay'i ve örgütün diğer önde gelenlerini İngiltere'den Fransa'ya davet etti.

De Molay ve 60 Templiyer Şövalyesi, Ekim 1307'de, Philip'in çağrısına uyarak Paris'e gittiler. Philip, onurlarına düzenlediği hir yemek sırasında De Molay ve Şövalyeleri tutuklatırken, Papalık da, halkı onlara karşı kışkırtmak için tüm kiliselerde Templiyerler aleyhine vaazlar verdirtti. Tüm Avrupa'da büyük bir Templicr avı başladı. Örgütün mal varlıklarına ve arazilerine krallıklar tarafından el konurken, taşınabilir hazinelerin bir kısmı. Şövalyelerin bazılarıyla birlikte Rochelle limanından 18 gemi ile hareket etti. Bu gemiler ve Şövalyeler hakkında daha sonra hiçbir bilgi alınamadı.

Papalığın bu tutumu, Templiyerler'le birlikte, onlarla sıkı ilişki içinde olan bir başka kuruluşun, Gildeler'in de sonunu getirdi. Gilde mensubu inşaatçı rahipler, ya rahiplik mesleğini sürdürmek ya da inşaatçılığı seçmek zorunda kaldılar. İnşaatçılığı seçenler Masonlar arasında katılırken, Gildeler de tarihin karanlık sayfalarına gömüldüler.

Takipten sağ kurtulan Şövalyelerin büyük kısmı İskoçya'ya sığındılar. İskoçya Kralı Robert Bruce, kendilerini çok iyi karşıladı. Bu Şövalyeler, artık bir örgüt olarak etkin olamayacaklarının farkındaydılar. Bu nedenle o sıralar kendilerinden sonraki en yaygın Ezoterik içerikli teşkilat olan Masonlara katıldılar. Yalııız İskoçya'da değil, tüm Avrupa'da Mason locaları Templiyer Şövalyelerine kapılarını açtılar. Bu katılma ile localara da büyük bir canlılık geldi. O günden itibaren Masonluk, bir mesleki kuruluş olmanın yanısıra, Ezoterik doktrinin Avrupa'daki uygulayıcısı ve yayıcısı konumuna yükseldi. Bu arada, Şövalyelerin ve Gilde mensubu rahiplerin katılımları neticesinde localarda mesleki çalışmaların yanısıra fikri çalışmalar da ön plana çıkmaya başladı.

Kral Ptıilip ve Papalık tarafından yakalanan Şövalyeler, bir din adamları kurulu tarafından yargılandılar. Onlara, ahlaka aykırı törenler uygulamak, Haç'a hakaret etmek ve Salibi ayaklar altına almak, İsa'nın Tanrılığını reddetmek, Müslümanlarla işbirliğinde bulunmak ve Müslamanlığa yakınlaşnıak, dini yasalardan sapnıak ve sihirbazlık yapmak gibi suçlamalar yöneltildi. Hepsi engizisyon işkencelerinden geçirildi ve itirafları zorla alındı. Örgüt 1312 yılında resmen lavedildi. Taşınmaz malları ve tüm imtiyazları, Katolik kilisesine daha yakın olarak tanınan Sen Jan Şövalyelerine verildi. 1530 yılında Malta Şövalyeleri adını alan bu Şövalyeler, Templiyerler'in mallarını, kendi öı varlıklarına katmaksızın bugüne kadar muhafaza ettiler. De Moley ve tutsak diğer Şövalyeler, yedi yıl süren hapis hayatından sonra, 1314 yılında direklere bağlanarak yakıldılar. Böylece Ezoterik-Batıni doktrinler Müslüman dünyasında Hallac-ı Mansur'dan sonra, aradan yüzyıllar geçmiş olmasına karşın, Hıristiyan dünyasından da yandaşlarını kurban vermiş oldu.

Templiyerler'in başına gelenler, Dante tarafından "İlahi Komedi" adı altında ölümsüzleştirildi. Viyana müzesinde bulunan bir Dante kabartmasının arkasında, "Kutsal Kadoş Tarikatinden İmparatorluk Prensi Templiye Kardeş" ibaresinin bulunması, aradan uzunca bir süre geçmiş olmasına rağmen Templiyer teşkilatının, başka örgütler bünyesinde de olsa, varlığını sürdürmekte olduğunu göstermektedir.

Dante'nin ünlü eserinin Ezoterik yorumuna kısaca bir göz atmak, Templiyerlerin inançları hakkında da bazı fikirler verecektir. Dante'nin İtalya'dan çıkmış olması bir tesadüf değildir. İtalya, Papalığın ve Katolik kilisenin yanısıra Pisagor Enstitüsü'nün, Roma Collegiaları'nın, Gildeler'in vatanıdır. Masonluğun ana kaynağının Collegialar olduğu düşünülürse, bu örgütün doğum yeri de İtalya olarak kabu) edilebilir. Dante'nin Templiyer Şövalyesi ünvanını Masonluk bünyesinde alması, Ezoterik doktrinin ve tarikatın varlığının Masonluk içinde sürdüğünü göstermektedir. 1265 yılında doğan Dante, 1295'de, 30 yaşındayken, doktor ve simyagerlerin çoğunlukta bulunduğu bir locaya üye olmuştur. Dante de, kendisinden önceki tüm Ezoterik inançlılar gibi laiklik taraftarı olmuş ve tüm yaşamını din ile devlet işlerinin ayrılmasına adamıştır. Dante'ye göre Papalık ruhani kudretin, imparatorluk da dünyevi kudretin sahipleridir ve her ikisi de tanı anlamıyla eşittir. Eşit iki kuvvet sahiplerinden kilise devlet işlerine imparator da din işlerine karışmamalıdır.

Dante'nin İlahi Komedi'de bir sembolizma dili kullandığı görülmektedir. Örneğin Cehennem tam Kudüs'ün altındadır. Bu noktadan Dünyanın merkezine uzatılan hatta Araf, Cehennemle tam hizada ancak yeraltında değil, tam tersine bir dağın tepesinde Cennet bulunur. Aynı çizgi gök yüzüne devam ettilirse, Tanrıya ulaşılır.

Dante'nin en çok kullandığı semboller sayısal sembollerdir. Tanrısal teslisi ifade eden 3, bunun karesi 9 ve Pisagor öğretisini hatırlatırcasına mükemmelliğin ifadesi olan 10 sayılarını kullanır üstad. Uhrevi alem, Cennet, Araf ve Cehennem olmak üzere üçe ayrılır. Komedya, bu üç kısımdan oluşur. Her kısımda 33 bölüm vardır. Kitap başlangıçtaki giriş bölümüyle birlikte 100 bölümden ibarettir. Dante, 10'un karesi olan 100. bölümde mükemmeli, yani Tanrıyı görür.

Dante, Cennet bölümünde yedikçe daha çok acıkan bir kurt'u anlatır. Bu kurt Katolik kilisesini remzetmektedir. Üstad, Templiyerlerin ölümüne neden olan Papa 5. Clement'i çoban kılığında bir aç kurt olarak nitelendirir.

Dante, insan ruhlarının Tanrıya yaklaştıkça giderek birer ışığa dönüştüklerini ve Tanrıya ulaşınca da, tarifi mümkün olmayan bu İlahi Nur ile birleştiklerini yazmaktadır. Bu ifade tarzı, ruhun yegane hedefinin Tanrıya ulaşmak olduğunu söyleyen Ezoterik öğretinin o dönemdeki anlatımından başka birşey değildir.

Dante'ye göre, Tanrının bünyesinde varolan üçlü ilahi kudret Hıristiyan teslisini ve İsa'nın hem insan, hem Tanrı oluşunu izah etmektedir. Allah'ın insanı kendi suretinde yaratmış olmasını insanın Tanrısallığına bağlayan Dante, Ezoterik sırlar için Cehennem bölümünde şöyle yazar: "Siz ki, sağlıklı bir akla sahipsiniz. Şu tuhaf mısraların arasında saklanan doktrini kavrayınız"...

Bu noktada şunu da ifade etmek gerekir; Dante, yaşadığı dönemde aydınlar arasında çok yaygın olan "Fedeli D'amore" (Aşk Dostları) edebi akımına da mensuptuı-. Ezoterik içerikli bu akını, diğer benzeri örgütler gibi, başkalarınca anlaşılamayacak gizli bir dile sahipti.Dante, İlalıi Komedi'sinde hakikati aramaktadır. Bunun için üç seyahat yapar. İlk seyahati Cehennemedir ve büyük engellerle doludur. İkinci seyahat, yani Araf seyahati daha kolay ve ümit doludur. Üçüncü seyahat yani Cennet ise, müzik, dans ve ışık eşliğinde yapılan bir seyahattir. Bu seyahatler sırasında Dante'ye Virgil (Akıl), Beatris (Güzellik) ve Sen Bernaı'ın simgelediği İlahi İrade (Kuvvet) rehberlik etmektedir. Seyahatlerinin sonunda Dante İlahi Nura, yani Tanrısal Hakikate kavuşmaktadır.

Dante, düşüncelerini şöyle dile getirmektedir.: "Beni meydana getiren ilahi kudret, en yüce akıl, hikmet ve ilk aşktır"..

Dante'nin gördüğü İlahi Nur bir üçgen şeklindedir. Diğer bir deyişle o, Nurlu Deltayı görmüştür. Deltanın ortasında Dante'nin kendi yansıması, yani insan durmaktadır. İnsan Tanrının bir paçasıdır ve Tanrı insanın içindedir. İnsan kendisini yeterince araştırırsa, içindeki vasıfları geliştirirse, bünyesinde varolan sırlara erecek ve aradığı hakikatin kendisinde bulunduğunu anlayacaktır.


De Moley

Fransa katliamından sonra Templiyerler'in sağ kurtulan üyelerinin Mason localarına dahil olmalarına karşın, Papalık Masonluğa uzunca bir süre için dokunmadı. Onlara tanınan imtiyazları kaldırmadı çünkü, Hıristiyan aleminin kilise ve katedral yapan insanlara ihtiyacı vardı. Masonlar, inşaat yapımı sırlarını büyük bir titizlikle korumuşlardı ve bu sır saklama gelenekleri varlıklarının idamesi için de gerçek sebep oldu. Gildeler'in dağılması da Masonların yaşamaları için bir başka nedendi. Duvarcı ustaları, yaptıkları işin devamlı gezmelerini gerektiren türden bir iş olması nedeniyle her zaman özgür olmuşlardı. Bu gelenek binlerce yıldan bu yana süregelmekteydi ve onların bu özgürce dolaşabilme ve örgütlenme avantajları sayesinde birçok fikir akımı, Masonlar ile tüm Avrupa'ya yayıldı. Bu nedenle örgütün adı "Free Masons" (Hür Duvarcılar) örgütü idi.

Templiyerler'in etkisi sayesinde örgütlenmelerini, İsmailli zanaatkar örgütü Fütüvve'leri örnek alarak gerçekleştiren Mason locaları, sadece birer inşaatçı birliği değil, felsefi konuların da işlendiği birer eğitim ocağı durumundaydılar. Bu vasıtları, Şövalyelerin ve Gilde ınensuplarının aralaı-ına dahil olnıası ile daha da güçlendi. Simya bilmi hakkında ilk bilgilerini, bu bilgileri İsmailliler'den almış olan Templiyerler vasıtasıyla elde eden Masonlar, Kabbala ile de ilişkideydiler. Kabbala okulu mensupları ile kurulan ilişki sonucu Masonlar arasında Simya oldukça ön plana çıktı. Templiyerleı-'in dağılmasından sonra Masonluk, Avrupa'da örgütü bulunan yegane kuruluş olarak kaldı. Masonlaı-'ın o sırada, tüm Avrupa ülkelerinde yaklaşık 9 bin locasının bulunduğu tahmin edilmektedir. Mason localarının büründüğünü yeni hüviyet, asillerin ve entelektüel çevrenin de dikkatini çekti. Örneğin, 1442 yılında İngiltere kralı 5. Henry ve saraydaki pek çok asil, kardeşlik örgütüne üye oldular.

Localarda metafizik, teoloji ve felsefe konuşuluyordu. Ancak ortaçağ Masonları, öğretileri uyarınca Roma kilisesine oldukça uzak bir mesafedeydiler. Dönemin yoğun dini baskıları, Masonların gerçek inançlarını açıkça ortaya koymalarına engel oluyordu. Esasen duvarcı ustaları, kilise ile en yakın oldukları Gilde'ler döneminde dahi, Papalığın tahakkümü altına girmekten özenle kaçınmışlardı. Ortaçağ Masonları'nın gerçek düşüncelerini ortaya koyabilecekleri yegane yer, kendi yarattıkları eserlerdi. Masonlar eserlerinde daima Batıni semboller kullandılar. En büyük eserleri olan katedraller ve kiliselerde dahi, kendi sembollerinin yanısıra, simya sembollerini kullanmaktan çekinmediler. Hatta biraz daha ileri giderek katedralleri, Papalığın resmi tutumuyla alay edercesine, açık saçık denilebilecek türden heykellerle doldurdular.

Masonlar'ın katedrallerde kullandıkları Simya sembollerine bir örnek olarak "VİTRİOL" kelimesini verebiliriz. Vitriol, Latince'de "VisiCa İnteriora Tellus Rectifacando İnveniens Occultam Lapidem" kelimelerinin baş harflerinin birleşimi olan bir kelimedir. "Dünyanın merkezini ziyaret et. Orada gizli taşı (Felsefe Taşını) bulacaksın" anlanıına gelen bu kelimenin Ezoterik açılımı "her insanın hakikati kendi içinde bulacağı" şeklindedir. Kelime, günümüz Masonluğunca da bir sembol olarak kullanılmaktadır. Masonluğa özgü imkanlar, büyük mimarlar ve taş ustalarının yanı sıra, dönemin filozoflarının da çok işine yarıyordu. Yol üstündeki Localarda barınabilme, gerektiğinde ödünç para alınarak bir sonraki Locaya yolculuk etme, sağlıkla ilgili her türlü soruna çare bulma gibi imkanlar, o dönem için bulunamayacak nimetlerdir. Yaşlı ve hasta kardeşlere, dul kalan Mason eşlerine yardım eden bir sandığın bulunması, derneğin sosyal yönünün güçlülüğünü ve giderek Hümanizm akımının ortaya çıkmasında nasıl etkin rol oynadığını göstermektedir.

İstanbul'un 1453'de Türkler tarafından alınması ve Bizans İmparatorluğunun son buluşu ile, birçok Bizanslı İtalya'ya göç etti. Göç edenler arasında bilim adamları ve filozofların yanısıra, Ortodoks Collegia kardeşleri de bulunuyordu. İtalya'daki Mason Localarına katılan bu yeni kardeşler, olayların ivmesinin tırmanmasına neden oldular. Ayrıca, Müslümanların elinde bulunan klasik ticaret yollarına karşı alternatif yolların bulunması, yeni kıtaların keşfi Avrupa'da refahın giderek artmasıyla sonuçlandı. Artan refahla birlikte, insan hakları gibi soyut kavramlar da gündeme geldi.

15. yüzyılda krallar ve giderek imparatorlar, derebeylerine karşı kesin üstünlük kurdular. Bunlar, Hıristiyan alemini kendi tapulu malı gibi görmeye alışmış Papalığa karşı, daha bağımsız olabilmek için girişimlerde bulunmaya başladılar. Ancak, Papalığın elinde çok güçlü bir silah, "Afaroz" tehdidi vardı, Papa, kim olursa olsun, bir kişi ya da kurumu aforoz ettiği anda, bu kişi ya da kurum toplumdan tamamıyla soyutlanıyordu. Aforoz edilen Şarlman, Papa'nın kendisini affetmesi için günlerce kilisenin önünde yalınayak beklemişti.

Ancak bu silahın olur olmaz kullanımı, geri tepmesine yol açtı. Giderek, Papalara tepki olarak milli hisler güçlenmeye başladı. Sonuçta milli kiliseler Papalık karşısına bazı hak iddiaları ile çıktılar. Karmaşa o boyutlara ulaştı ki, bir ara ortaya birbirlerini aforoz eden üç Papanın çıktığı bile oldu.

İstanbul'un Türkler tarafından fethinden kısa bir süre sonra, 1460 yılında İtalya'nın Floransa kentinde "Eflatun Akademisi" kuruldu. Marcile Ficin tarafından kurulan bu akademide Hıristiyan felsefesi ile Ezotorik doktrin görüşleri uzlaştırılmaya çalışıldı. Aynı nitelikli çalışmalar diğer İtalyan kentlerine de sıçradı ve Venedik, Cenova, Roma gibi kentlerde yeni akademiler kuruldu. Bu akademilerin araştırmaları sonucunda, manastırların tozlu arşivlerinde yüzyıllardır unutulmuş eski Yunan eserleri gün yüzüne çıkarıldı.

Öte yandan, 1510 yılında İngiltere'de, ünlü Simyagerlerin bir araya geldikleri "Müneccimler Birliği" kuruldu. Kökenini Kabbalacılardan, Kudüs'den kaçan Şark Şövalyelerinden ve Templiyerler'den alan bu dernek, 1570 yılında Almanya'da "Rose Croix Kardeşleri" cemiyetini kurdu. Rose Croix'ların, Müneccimler Birliği'nin bir yan kolu olarak kurulduğuna dair bir belge, Michel Maier'e ait bir Manüskir'de bulunmaktadır ve halen Leipzig kütüphanesinde muhafaza edilmektedir.

Hermes, Kabbala, Etlatun, kısaca tüm Ezoterik ekollerin bir sentezi olarak kurulan Rose Croix, Eflatun'un etkisiyle, Ezoterik öğreti bünyesindeki akılcılığı ön plana çıkardı. Johan Valentin Andreae, Michael Maier, Francois Bacon, Jacob Boehme ve Robert Fluud gibi düşünürlerin eserleri ile Rose Croix tüm Avrupa'da, özellikle de Alnıanya, İnQiltere ve Fransa'da etkili bir kuruluş haline geldi. Ancak Rose Croix, dünyanın kaderini etkileyen zirveye, Martin Luther ile ulaştı.

İngiliz Müneccimler Birliği bir süre sonra, Simyâ nın giderek önemini kaybetmesi nedeniyle, tüm bilim dallarını kapsayan, "Royal Society"e dönüştü. Çok sayıda İngiliz bilim adamının üye olduğu ve kraliyetin himayesinde olan bu kuruluş, üyelerinin akılcılığı ön planda tutmaları ile ün yapmıştı. Ancak üyeler, bilim ile sezgisel yaklaşımı birleştirmeyi başarmışlardı.

Royal Society'ye üye olmalarının yanısıra birer Rose Croix da olanlardan John Dury, ışığın, yani Tanrının insanın içinde olduğunu yazarken, tüm modern bilimlerin babası olarak tanınan Francois Bocon ile deneysel Fiziğin kurucularından olan Robert 1505 yılında Rose Croix'nın Alman örgütüne üye olan Martin Luther, 1512 yılında Teoloji Doktoru ünvanını aldı ve Roma kilisesine karşı milli Alman kilisesini savunan savaşımına başladı. Tanrıyı sevmeyi ve ona inançla sarılmak gerektiğini savunan Luther, Hıristiyanlıkta hiçbir dogmanın bulunmadığı İsa günlerine dönülmesini ve Tanrıyı her Hıristiyan'ın sezgisi ile bulmasını istiyordu. Roma kilisesine ve Papalığın afaroz etme ile, günahları bağışlama gibi yetkileri bünyesinde toplamış olmasına kızan Luther, özellikle yapılan maddi bağışlar neticesinde insanlara günahlarının affedildiğini gösteren belgeler, cennet anahtarları verilmesini komedi olarak nitelendirdi. Luther, açıkca ifade etmekten çekinmediği bu düşünceleri nedeniyle, 1520 yılında Papa 10. Leo tarafından aforoz edildi. Bu aforoz, Luther'in Roma'ya ve onun kutsama kuramına daha şiddetle saldırmasını sağlayan bir kamçı oldu. İnancı, gözle görülmez ve insanın içinde olan bir duygu olarak nitelendiren Luther, Papalığa karşı girişimlerine hız verdi. Ancak, Alman yöneticileri nezdinde Papalığın Afarozunun büyük önemi vardı ve Luther Almanya’dan kovuldu. Luther, kendisini koruması altına alan Saksonyalı Frederick'in şatosuna sığındı. Alman Teolog burada, şimdiye kadar sadece Latince yayınlanmış olan İncil'i 1522 yılında Almanca’ya çevirdi. Luther, böylece Alman edebiyatına da kendi dilindeki ilk büyük yapıtını kazandırdı. İncil'in Almanca'ya çevrilmesi, Alman halkının kutsal kitabı daha iyi anlamasına ve Lutheı'in öğretisini desteklemelerini sağladı. Luthercilik zamanla tüm Avrupa'ya yayıldı. Protestanlık adını alan Lutherci görüş ile, Katolik kilisesinin toplumlar üzerindeki mutlak tahakkümü kırılmış oldu.

1598 yılında Nantes fermanının imzalanması ile, Fransa’da Katoliklerin yanında Protestanların da yaşayabilecekleri kabul edildi. Öte yandan, coğrafi büyük keşifler ile, dünya nüfusunun büyük bölümünün Hıristiyan olmadığı ortaya çıktı. Bu gerçek, halkın Papalığa olan inancını biraz daha zayıflattı. Bu arada bilimsel ilerlemeler de durmuyordu. Polonyalı bilgin Copernic dünyanın hem güneş etrafında hem kendi etrafında döndüğünü ispat etti. Oysa Katoliklerin İncilinde güneşin dünyanın etrafında döndüğünü yazıyordu..

Boyle, benzeri görüşü içeren eserler kaleme aldılar. Bacon, ünlü eseri "Nova Atlantis"de, Ezoterik doktrinin ön planda tutulduğu yeni bir dünyanın kurulması planları yaparken, Böyle da bu planı gerçekleştireceğini umduğu "Görünmez Kurul"un yaratıcısı oldu. Royal Society üyesi olan İsac Nowton'un, Rose Croix Jacob Boehme'in etkisi altında kalmış olması, bilim dünyasının bu kuruluştan ne denli yararlandığının göstergesidir.

Rose Croix'lar, kendileri gibi Ezoterik doktrinin savunucusu Masonlarla sürekli temas içindeydiler. Zaten büyük bölümü, Mason Lcıcalarının üyeleriydi. Örneğin Londra locaları büyük üstadı Christoper Waren, hem Rose Croix hem de Mason'du. Ayrıca, her iki kuruluşa da üye olan kimyacı ve matematikçi Robert Moray, Royal Society'nin birinci başkanıydı. Rose Croix ile Masonluk prensiplerinin aynılaşmaları, "Hermes'e tapan İngiliz" lakabı verilen Elias Ashmole ile oldu. Sülayman Evi'ni yapmayı kendisine amaç edinen bir dernek kuran Ashmole, bu derneğin Mason lokalinde toplanmasını sağladı. Bu ilişki zaman içinde Masonluğun aynı gayeyi paylaşması noktasına ulaştı ve dernek de Masonluk içinde eridi.Bu arada Rose Croix'lara özellikle kıta Avrupa'sında, başta Cizvitler olmak üzere tüm dini kurumlar şiddetle saldırnıaya başladı. Bu saldırılar 1630 yılına kadar sürdü ve Malineler Konseyi, Rose Croix'yı sihirbazlık ve dini sapkıcılıkla suçlayarak tarikatın kapatılmasını, üyelerinin tutuklanmalarını isteyen bir em'ırname yayınladı. Bu karar üzerine, Templiyerler'in başlarına gelenler kendilerine örnek olan Rose Croix'lar, tıpkı onlar gibi Masonlaı'a katıldılar. İki kuruluşun bunları sonra birlikte hareket ettikleri, 17. yüzyıl ortalarında Henry Adamson tarafından yazılmış şu mısralardan da bellidir:

"Rose Croix kardeşleriyiz biz.

Mason parolasına ve sezgi özelliğini sahibiz.”

 

 

 
   

   thttp://www.jettren.com

  http://www.jetucak.com

 http://www.jethavayollari.com

http://www.hizlitrenbileti.com

http://www.trenbilet.com

http://www.tesvik.biz

 http:www.vizesi.biz

http://www.turkucak.com

http://www.turkvize.com

http://www.turktren.com